Collection Club II. Koleksiyonculuk Sempozyumu

II. KOLEKSİYONCULUK SEMPOZYUMU izlenimleri ve ardından bir söyleşi

27 Kasım 2010 tarihinde İstiklal Caddesi’nin aort damarı sayılan, Galatasaray Lisesi ve çeşitli yayınevleri ile çevrelenmiş noktadaki Yapı Kredi Kültür Sanat Merkezi’nde ikinci kez ‘Koleksiyonculuk Sempozyumu’ düzenlendi.

Ant Yayıncılığın bünyesinde sekiz yıldır faaliyet göstermekte olan Collection Club tarafından düzenlenen sempozyumda özellikle dikkati çeken ve üzerinde durulan başlıklar,  ülkemizde koleksiyonculuğun yakın geçmişi, nasıl şekillendiği ve geleceği ile koleksiyoncuların yaşadıkları sorunlar oldu.

Sempozyumun ikinci yarısında oturum başkanı olan Sayın Ediz Hun, ilk konuşmacı olarak İzmirli koleksiyoncu-araştırmacı Aybala Yentürk’e söz verdi. Oda Sanat’ın(1) müdavim okuyucuları bu isme yabancı değiller.

Aybala Yentürk konuşmasının girişinde, maddesel kültürün birer parçası olan ‘gündelik yaşama’ ait sıradan malzemelerden üretilmiş sıradan nesnelerin koleksiyonculuğunu temel alacağını, sanat eserleri (tablo, heykel vb.) arkeolojik eser, nümizmatik, madalya, nişan ve pul gibi temaları dışarıda bırakacağını belirtti.

Güzel bir power point çalışmasıyla desteklediği konuşmasını değişik koleksiyonculuk tanımları üzerinden açan Yentürk, koleksiyonculuğun bir sanat olarak değerlendirilmesi gerektiğini savundu. Koleksiyonculuğun Avrupa’da ve Türkiye’deki yakın tarihini anlatan konuşmacı 20. yüzyılda, kolaj, asamblaj ya da enstalasyon gibi sanat çalışmalarının yapılmasında koleksiyon malzemelerini ve koleksiyonculuğu bir yöntem olarak kullanan Avrupalı sanatçı koleksiyonculardan örnekler verdi. Ülkemizde koleksiyonculuk alanında yaşanan yakın dönem gelişmeleri de özetleyerek “koleksiyoncu kimdir?” sorusuna getirdiği önerileri katılımcılara sunarken, koleksiyoncunun kendini doğru konumlandırmasının ve duruşunun koleksiyonların yönetiminde ve koleksiyonların geleceğinin tayin edilmesinde önemli adımlar olduğunun altını çizdi. Ben de bu söyleşide Yentürk’ün özellikle altını çizdiği bazı noktalara yöneleceğim.

Aybala Hanım, bize kaç senedir koleksiyonculuk yaptığınızdan ve bu merakın başlangıcından söz eder misiniz?

18 yılı aşkın süredir değişik başlıklar altında koleksiyonlar yapmaktayım. Hemen her koleksiyoncu gibi ben de ilkokul çağlarında pul koleksiyonu ile başladım koleksiyonculuğa. Onu gazoz kapakları, sakızlardan çıkan kartlar ve peçeteler takip etti. Sonra uzun bir süre ara verdim. Eşim Nejat Yentürk ile tanıştığımızda ikimiz de birbirimizin koleksiyoncu olduğunu bilmiyorduk. Sonra bazı tesadüfler neticesinde bu su yüzüne çıktı ve bugünlere geldik. Yaptığımız tüm koleksiyon ve araştırmalar birliktedir.

Koleksiyonlarınızın genel teması nedir?

İki ana temada, oldukça geniş bir yelpazede koleksiyon ve bu koleksiyonlara bağlı kapsamlı araştırmalarımız var. İlki ‘Osmanlı Kozmetolojisi’ başlığını verdiğimiz, Osmanlı’dan erken Cumhuriyet dönemine kadar temizlenme ve süslenme kültürümüzü kapsıyor. İkincisi İzmir kent tarihine ait; özellikle 1922’deki büyük yangın öncesi dönemi kapsayan obje, belge ve fotoğraflardan oluşmakta. Bunun dışında ayrıca yeme-içme kültürü ile ilgili malzemeler de topluyoruz ve bu konuda da araştırmalarımız var. Bunlara ek olarak uzun bir süredir koleksiyonculuğun tarihi ve kültürü üzerine de çalışmalar ve araştırmalar yapmaktayım. Sempozyum da sunduğum bildiri de bu çalışmalarımın bir ürünü.

Sempozyuma gelirsek… Koleksiyoncu kimliğini sorgularken Walter Benjamin, Walter Grasskamp ve Jean Baudrillard’dan alıntılara yer verdiniz. Bu isimlerle görüş birliği içindesiniz. Bize koleksiyoncunun tanımını tekrar yapmanız mümkün mü?

Adlarını belirttiğiniz değerli düşünür ve sanat tarihçilerinin söylediklerini de dikkate alarak kendi koleksiyoncu tanımımı şöyle yapabilirim:

Doğal ya da insan üretimi her türlü nesneyi, anlamlı bir bütün oluşturacak şekilde bir araya getiren, koleksiyonuna ait tema üzerinde araştıran ve uzmanlaşma hedefi olan kişidir koleksiyoncu.

Bu tanımımdan da yola çıkarak, artık antika/sanat/koleksiyonculuk camiasında ‘uzmanlaşmış koleksiyonlar ve uzman koleksiyoncular’ ifadelerinin yerleşmesinin gerektiğini düşünüyor ve de savunuyorum.

Koleksiyoncu kimliğine eklediğiniz ifadeler olmazsa olmaz o halde.

Evet kesinlikle. Bugün artık ülkemizde ‘Koleksiyoncu – Araştırmacı’ ya da ‘Uzman Koleksiyoncu’ tanımlarına uyan koleksiyoncular var ve inanıyorum ki ileride sayıları artacak.

Koleksiyonların akıbeti konuşuldu. Sempozyumdan ayrıldıktan sonra herkesin aklında bu sorunun asılı kaldığını düşünüyorum. Sizce emek emek toplanan bu nesneler ne olacak?

İşte hepimizi ilgilendiren en kritik soru da bu gerçekten. Bizler hayatta iken bir şekilde koleksiyonlarımızı yönetebiliyoruz. Koleksiyonlarımızdan yola çıkarak araştırmalar kaleme alıyor, yayınlıyoruz. Farklı farklı okumalar yaparak yeri geldiğinde tarih yazabiliyoruz. Sergiler açıyoruz, kataloglar, kitaplar hazırlıyoruz. Belgesellere kaynaklık ediyor, danışmanlık yapıyoruz. Ancak bunların hiçbiri bizi kaçınılmaz sona doğru ilerlemekten alıkoyamıyor. Eminim ki koleksiyoncuların neredeyse tamamının gönlünde eserlerini paylaşmak, sergilemek gelir. Bu da ancak uzun soluklu sergiler ya da müzeleşme ile mümkün. Ancak ülkemizde bu iki çözüm de neredeyse imkânsıza yakın bir haldedir. Öncelikle ciddi bir finans sorunudur ve maalesef işin yasal boyutları da teşvik edicilikten ziyade neredeyse caydırıcı durumdadır.

Hem koleksiyon malzemelerinin güven altında olması hem de bir koleksiyoncunun en büyük özlemini gerçekleştirmesi müzelere bağlı sanırım. Koleksiyoncu bu işin neresinde olmalı?

Her zaman savunduğum gibi koleksiyoncu bu işin tabiî ki bizzat içinde olmalı. Konusunda uzman olan bir koleksiyoncunun dışarıda bırakıldığı herhangi bir proje düşünemiyorum. Şüphesiz sergileme ya da müze kurma farklı disiplinlerin uzmanlığı ve bir arada çalışması ile mümkündür ama koleksiyoncu mutlaka işin içinde olmalıdır. Zira bir ‘uzman koleksiyoncu’, koleksiyonunu en iyi yöneten kişidir aynı zamanda.

Bir koleksiyon, koleksiyoncusu tarafından birbirinden değişik nesneler bir araya getirilerek, sıfırdan anlamlı bir bütün olarak hayat bulan, adeta yaratılan bir eserdir. Öyle ki aynı başlıklarda koleksiyon yapan iki koleksiyoncunun koleksiyonları bile asla birbiri ile aynı olmaz, olamaz.

Kendisi de bir koleksiyoncu olan W.Benjamin’in de dediği gibi koleksiyonlar, koleksiyoncusunu yitirdiklerinde anlamlarını da yitirirler.

Bu soruyu işin erbabından başkası cevap veremez herhalde. Koleksiyon nesnesi ile koleksiyoncu arasındaki bağı gözümüzde canlandırmanızı istesek…

İnsan-nesne arasındaki ilişki sadece koleksiyonculuk açısından değil genel anlamıyla da ilgi çekici ve büyüleyicidir. Etrafımızı saran tüm nesneleri ve onlara yüklediğimiz anlamları bir düşünün. Çoğu yaşamsal ihtiyaçların ötesinde satın alınır, bir süre sevilir, bıkılır ya da unutulur,  bozulur ya da eskir, başkasına verilir ve çoğu zaman da çöpe atılır.

Koleksiyonculuk işte bu noktada farklılaşır. Koleksiyonculuk alışılmadık bir satın alma, mecazi anlamda aykırı bir ‘tüketim’ faaliyetidir. Toplanan, satın alınan nesneler asla kullanılıp atılmaz. Titizlikle saklanır.

Koleksiyonlara dâhil edilen nesneler kendi bağlamlarından çıkartılarak başka bir bağlama oturtulur. İlk üretilme amaçlarından soyutlanır, birer koleksiyon / bilgi nesnesine dönüşürler. Örneğin bir koleksiyonda yer alan eski bir parfüm şişesi ya da bir oyuncak, artık bu işlevlerinin ötesinde başka bir işleve sahip olurlar. Onların içine ne parfüm konur ne de onlarla oynanır.

Koleksiyoncu ile koleksiyon nesnesi arasındaki bağa gelince… Kendi adıma koleksiyonlarımdaki nesnelere içerdikleri ya da beni ulaştırdıkları bilgiler ölçüsünde bağlı oldum hep. Son derece nesnel yani. Hiç duygusal olmadım. Hele hele ‘acaba bunları kimler kimler kullanmıştır, ah eski zamanlar’ kıvamındaki bir duygusallık bana çok yabancı. Duygusallıkla doğru bilgilere ulaşmak, bilim yapmak mümkün değildir. Şüphesiz koleksiyonlarımızda bir diğerinden daha fazla önem verdiğim, sevdiğim malzemeler var ama bu duygular hiçbir zaman benim genel yaklaşımım olmadı.

Bu güzel sohbet için Aybala hanıma çok teşekkür ederiz.

Ezgi Gürçay

(1) Oda Sanat elektronik dergi: www.odasanat.org

Haberler, Söyleşi kategorisine gönderildi | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Bizim Mahalle Madrid’deki Mahalle

-Bir mahalle hikâyesi-

Dedem bu sene 94 yaşına erişti. Ön ismini doğum yeri olan Mekke şehrinden almış; Mekkeli Mehmet kendisi. Dedem, babası Arabistan topraklarında şehit düştükten sonra, 12 yaşında bir çocukken dönmüş asıl memleketine. Tozunu da, toprağını sürüyerek getirmiş yanında. Arabistan çölünün rüzgârları o zamandan beri bir melodiyi çok uzaklardan buralara kadar taşımakta. O melodiye arka perdeden de bir gitar sesi eşlik etmekte. Kulağıma, kırmızılar içindeki bir kadının topuklarından dağılan dansının ritim sesi geliyor. Edilecek bir dedikodu olmaya görsün kadınlar çil yavrusu gibi üşüşüp, onun gibi de bir anda dağılıveriyor.


O yüzden gelin önce şu mahalleye bir bakalım. Madrid’de, küçük bir kasabanın şirin bir mahallesindeyiz. 1939 ile 1975 arası milliyetçi rejim döneminde, bu mahallenin adı Barrio Negro’ydu. Mahalle bizzat değil, kara olan talihsiz kadınlarının bahtı yalnız. Bedbahtlıklarına inat onlar rengârenk, allı güllü giyinmeyi hiç terk etmiyorlar. Adolfo Suarez Gonzales zamanında adı Almodovar’a çevrildi mahallenin. Volver diyenler de var tabii halk arasında, yani Dönüş. Boşanıp baba evine dönen kadını çokmuş da ondan. Adı sizi yanıltmasın, Hollanda’nın küçük, ama üniversite şehri denilen bir kentinde yedi sene yaşadım. Yaşlılar evinin olduğu caddenin ismi Domates caddesiydi. Ondan bir önceki sokaksa Ayçiçeği. Volverse bunların hepsinden daha anlamlıdır, inanın bana.
Bu mahalledeki kadın da genç bir anne. Adı Raimunda. Kocası evde teneke bira kutuları koleksiyonu yaparken, Raimunda başında beyaz kepiyle bir restoranda çalışıyor. İyi bir aşçı. Bir akşam vakti uğradığı kallavi beladan nasıl sıyırdığına bakarsak sadece iyi bir aşçı değil, oldukça da pratik biri. Birdenbire komşusunun restoranını devralması gerekti. Kocasına bira kutuları antika müzesine tel gidişlik bilet nasip olduğu ve artık evin tüm yükü ona kaldığı için karşısına aniden çıkan iş kısmetini geri çevirmesi olanaksız. Raimunda’nın kız kardeşi mi? O da evinde illegal bir kuaför işletmecisi. Konu komşu kadın da müşterisi. Bir güzel sohbet ediyor saçları balyajlarken. Kocasından fayda görmemiş o da. Adam iki senedir sırra kadem. El âlem de olmasa…


Bir de diğer mahalleye bir bakalım. Adı Lüzumsuz Adam Mahallesi. Daha sonraları gelmiş geçmiş devlet büyükleriyle, ecdadın önde gelen isimleri konacak caddelere. Ama şimdilik bu mahallenin ismi anonim adamlara adanmış. Bakın, orda bir adam yürüyor. Zayıf, uzun boylu… Lacivert pardösüsü rüzgârda dalgalanıp bacaklarına dolanıyor. Adı, halkasından rahatlıkla çıkarılan anahtar gibi dilimin ucunda beliriverecek şimdi. Sizi fazla bekletmemek için, bir isim uyduruverelim ona. Sait Faik onun adı. Taş çatlasa dört sokaklık mahallesinden memnun. Bakın, yokuşun başında nasıl memnunlukla gülümsüyor sokak boyu yürüyen sakinlerine. Mahallesinin Yahudileri pek zengin takımı değil, olsa da onun zenginlerle işi olmazmış. Desene o da Raimunda ve komşu kadınları gibi kevgir ceplilerden. Şu medarı maişet motorunu döndüren dükkân kirası da olmasa… Sait Faik Efendi tramvay yoluna inmeyi pek sevmez. Şu Karaköy’deki dükkândan alacağı kira da olmasa hiçbir yerciğe çıkmayacak. 7 senedir çıkmadım mahallemden, diyor. Çıkmaz insan böyle mahallesi olunca. İnsanları başkadır bizim sokağın, diyor. Tramvay yolu insanına benzemez.


Ben de oraya gelecektim işte. Volver mahallesinin kadınları da kimseye benzemez gerçekten de. Dullar mahallesi bir kere; burada erkek bulmak neredeyse imkânsızdır o halde. Baştan sona kadın solidaritesi hâkim izlekte. Raimunda’nın restoranı işletmesi tamamen bir tesadüf meselesidir. Hayat oyununda şanslı el bu kez ona denk gelmiştir. Bir genç gelir ve yakında bir yerde film çevrilmekte olduğunu bildirir. Tüm set ekibi, kırk kişi boru değil, Raimunda’nın restoranında yemek yemeye karar verdiğinde Raimunda pratikliğini gösterir. Alışverişini yapar ama cep delik demiştik ya, yolda gelirken bilahare ayaküstü alışverişini görüverir komşu kadınlardan. Birinden et, birinden tatlı alıverir. Ne iyidir şu mahallenin kadınları. Bu devirde veresiye alışveriş mi? Ertesi gün ödenmek üzere hem yiyecekleri, hem de hizmetlerini sunmakta ne kadar teklifsizdirler. Lüzumsuz Adam mahallesinde veresiye çalışmaz bakkal. Ama Sait Faik beyin umurunda mı? Benim geçimliğimi yel götürecek olsa der, manavcı Salamon çocuklara ikram ettiği gibi, benim de ellerime portakal tutuşturacaktır; pastane işleticisi madam gelip geçmelerimde kapuçino ikram edecektir. Hele o ekşi işkembe çorbası satan işkembeci yok mudur? O Sait Faik beye ölene dek işkembe içirmeye gönüllüdür. Neden mi, çünkü mahalle mahalledir. Bir mahalle oranın insanlarının tümü demektir.


Ne çok mahalle var, Volver’e benzeyen. Kadınlar bakın nasıl yaklaşıyorlar cenaze sahibine. Kim mi vefat eden? Raimunda’nın teyzesi Paula. Raimunda gelemedi teyzesinin cenazesine. Evde yok etmesi gereken bir ceset var. Bu beklenmedik durum hikâyeyi restoran işletiminden sonra etkilemeyecek. O gelemeyince cenazeye, kız kardeşi gitti. Kız kardeşi daha çekingen, daha bir kırılgan ölü evlerine, Paula teyzelerinin ölümünü kaldırması kolay değil. Ama teyzesine göz kulak olan karşı kapı komşusu cenazede de vardı yanında Allahtan. Herkes şimdi taziye dileklerini iletiyor ona. Nasıl da öpüyorlar kadının yanaklarından. Eh. Biraz fazla mı? Bizler de öyle değil miyiz? Üzülmesini de biliriz, eğlenip gülmesini de. Hayata teşekkür etmeliyiz. Sait Faik Efendi de öyle diyor. Mahallem sakindir, sakindir ama civcivli bir mahalledir. Pastane işletmecisi madam onla nasıl muhabbet eder durur. Fransızca ve Türkçe kırması bir sohbettir bu. Geçtiğimiz yaz aylarında bunun Bulgarca ve Türkçe örneğini gördüm. Gayet iyi bir anlaşma metodudur esasıyla. Cıvıltı dedim ya, oturanların yarısı Levanten yarısı da Yahudi’dir de ondandır bu cıvıltı havası Lüzumsuz Adam mahallesinin. Hayatı seven insanlarla daha bir sevegen olmaz mı insan.


Ne o? Orda mavi, yeşil, mor yanan kandiller de nedir? Kadınların fistanları kırmızılığındaki fenerler… Pencerelere tutuşturulmuş körüklü grapon kâğıtları, balonlar… Film ekibi çekimleri bitirmiş şimdi Raimunda’nın restoranında parti veriyor. Bizim Raimunda, oturmuş şarkı söylüyor hem de. Kızı gözlerini açmış annesini seyrediyor. Gözlerinin dolu dolu olduğuna bakmayın, geçmişindeki yaraları saran bir kadın sadece eseften ağlamaz. Bu barışmadır da ayrıca eskide olanlarla. O etine dolgun komşu kadın bu partinin mahalleyi açtığını, bir neşe kattığını düşünüyor. Haklı da. Bu mahalle de Sait Faik Efendininki gibi küçüktür. Tepedeki restorana yolun aşağısından bakan biri, takıp takıştırmış, allı pullu bir kadın yüzü görmüş gibi olacak. Bizim Sait Faik Efendi o güzel yüzü her zaman görüyor. Yan sokağında, yani telaşesi varmış gibi alelacele geçtiği sokakta her yanından bir letafet dökülen, esmer güzeli bir Yahudi kızı vardır.


Bence bizim Sait Faik Efendi, Volver mahallesine de uğramalı. O sadece mahalle sever malum. Ama biraz padahto hikâyeleri dinlemek zorunda kalacak. Mahalle kadınları, Paula teyzeye ölen kız kardeşinin baktığını nasıl da inanıyor. Saik Faik hiç padahto, yani hayalet hikâyesi okumaz. Bir kültür eskisidir o. İspanyolca konuşulan her karış toprakta ise padahto da olur, brujo da, demonlar da. Bu kadar fark, yumurta ikizlerinde de olur ama değil mi? Her iki mahalle insanı da sıcak, samimi, yardımsever değil mi? O halde, ey padahto, yani pardon Sait Faik Efendi, gelirken üç kere…


Ezgi Gürçay, 2011

Denemeler, Ezgi'den, Genel kategorisine gönderildi | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

KABUS SİLİCİ 6- Lütfen Geri Dönme

Kâbus Silici 6- Lütfen Geri Dönme

2008 yılında kullanıma giren dreamrecorder aparatı sayesinde rüyalar kaydedilmeye başlandı. Depresyonlu hastalarda ve sara gibi nörolojik rahatsızlıklarda manyetik uyarım tedavisine de eş zamanlı geçilmişti. Daha sonra Japon patentli Dreamtwin makinelerini rüyaları bölüşmek için kullandı. Bu sayede psikologlar hastalarını rahatsız eden kâbusları bizzat deneyimlemek şansına erişmişlerdi. Gece rüyalarına musallat olan kâbusları defetmek için iki yöntem vardı. İkisi de çok yeniydi. Birincisi hastanın beyni civarındaki manyetik alan gücünü biraz artırmaktı. Diğeri de beyne minik elektrik şokları vermekti. Bu arada tıpkı antibiyotiğe direnç gösteren ve mutant karakter kazanarak ilaçlara aldırış etmeyen bakteriler gibi kâbuslar da direnç kazanmaya başladıklarından seanslar bayağı zorlu geçmektedir. Psikolog Safire Kayacı hastalarını sağaltmada manyetik alan kullanan ekoldendir. Bu tür sağaltıcılara argoda Kâbus Silici adı verilmektedir.


“Hello Kitty.”


Maildeki mesaj tek cümlelikti. Safire mausu silme tuşuna değdirdi ve sonra geri çekti. Mail tanıdık gelmişti. Safire gereksiz kutusundaki tüm gönderileri normalde okumadan silerdi. Ama bazen dikkatli olmak gerekiyordu. Hotmail kusursuz işleyen bir servis değildi kuşkusuz. Üye olduğu kültür merkezleri ve konut satış bürolarından gelen reklamları bazen gelen kutusuna bazense gereksizlere taşıyordu. İstifleme hatalarını spamı tekrar gözden geçirerek bertaraf ediyordu Safire de. Mailin konusu da içeriğiyle aynıydı. “Hello Kitty.” Geçen hafta arkadaşlarıyla Cevahir Kafe’de sohbet ederlerken son zamanlarda artan phishing maillerden söz etmişlerdi. Kadın ve erkek ürünleri reklamı ya da sıcak sohbet tekliflerinde de bir artış vardı. Msn ana sayfasında virüs taşıma riskine karşı bu maillerin oltasına takılmamayı salık vermişti. Sırf bu yüzden bile Safire’nin “Merhaba, Beyaz Tavşan ya da hello Kitty.” gibi bir maili açmaması gerekirdi. Ama açtı. Çünkü…
“Çünkü, mailde tanıdık bir şey var. Ama ben ne olduğunu bilmiyorum henüz.” diye düşünmüştü. Aynı anda başına balyoz yemiş gibi oldu. Laptopunu öylece bırakıp yukarı kattaki evine çıktı. Yatak odasına geldiğinde davetsiz misafirlere mesleği icabı tetikte olan yanı önce kapının arkasını kontrol etti, sonra odanın geri kalanını. Yatak odasının penceresinin tülü örtüktü. Belediye ekipleri henüz gelip budama yapmadıkları için evin içine kaçmaya meraklı kavak polenlerine karşı pencerelerini kapalı tutmaktaydı. Asayiş berkemaldı yani. Neden olmayacaktı ki ama. Safire çerçevesi eskitme ağaçtan yapılmış boy aynasının önünde durdu. Siyah renkteki bermuda pantolonunun düğmelerini çözdü, fermuarı indirdi. Çalışırken tercih ettiği bol kesim pantolon ayaklarının dibine kolaylıkla düştü.


Safire evli değildi. Üst katını evi, alt katını muayenesi olarak kullandığı bu iki katlı dairede tek kişilik bir hayat sürdürmekteydi. Daha düzenli bir hayatı olsa mutlaka iç çamaşırı parçaları arasındaki renk uyumuna dikkat ederdi. Bugün giydiği üç senelikti en az. İç çamaşırı arşivi bol olduğundan hiç biri çabuk eskimezdi. Sabah duş aldıktan sonra rastgele komodinini karıştırırken eline bu gelmişti. Dışarı çıkmayacaktı, muayenesindeki aparatların haftalık kontrolünü ve uzun zamandır ilgilendiği bir konu hakkında googleda tarama yapmak istiyordu. O yüzden bu lise kızı işi pembe renkli külotu giymesinde bir sakınca görmemişti. Laptopu öylece bırakıp yukarı çıkmasının sebebi işte buydu. Çamaşırın ön kısmında pembe kurdeleli Kitty vardı ve boy aynasında şaşkın bir yüz ifadesiyle kendine bakan kadına “Hello Kitty.” diyordu.
Safire pantolonunu çekip, düğmelerini ilikledi. Doğruca banyoya gitti. Önce bakışlarıyla sonra elleriyle olabilecek yerleri taradı. Lavabonun üzerindeki aynanın arkasını, havlupanın etrafındaki düzeneği, elinin eriştiği her yeri yokladı. Aradığı her deliğe girmesi mümkün olan bir mikro kameraydı. Safire banyonun tavanına da baktı. Tavana geçen sene fiber optik aydınlatma sistemi döşetmişti. Tuvalette otururken yıldızlı gökyüzüne bakmak için iyi para saymıştı. Şimdi yıldızlar değil, iki yüz tane göz ona bakmaktaydı. Bu gözlerin fazla meraklı olma ihtimali var mıydı? Safire kapalı klozet kapağına oturarak düşünmeye başladı. Abone olduğu CHIP adlı teknoloji dergisinde mikro kameraların aklın almayacağı deliklere bile yerleştirilebileceğini okumuştu. Mailin tesadüf olduğuna inanmıyordu. 1974 yapımı The Conversation adlı filmi hatırladı. Çok beğendiği bir artist oynadığı için aklına kazımıştı. 1998’in yapımı bu filmin uzantısı olan diğer filmde seslerin kaydından görüntülerin kaydına olan müthiş sıçrama gösterilmişti. Son filmin ardından neredeyse yirmi yıl geçmişti. O iki haftadır üstünden atamadığı gözetleniyorum hissi geri gelmişti yeniden. Safire tekrar muayenehanesine inerek aceleyle yan bloktaki meslektaşı ve arkadaşı Hakan Temeltaş’ı aradı.
*
“Herhangi bir mail de olabilir bu?”


Hakan Temeltaş Safire’nin laptobunun bulunduğu çalışma masasına oturmuş, maili inceliyordu. Kullanıcı ismi girilmemişti. Bol x’lerle donatılmış e-mail adresi standart gizem postuna bürünmüştü.
“Eminim.” Dedi Safire. Kadınca bir dürtü nedeniyle aynanın karşısında gördüğü benzerliği anlatmak istemiyordu. “Rasgele bir mail değil bu. Kimden geldiğini anlayamaz mıyız?”
“Bir tanıdığım var. İşin uzmanı. Halleder sanırım.”
Safire muayenesinde aşağı yukarı yürürken durdu ve dinlemek için sandalyenin üzerine ilişti. Metobolizması fazla adrenalin salgıladığı zamanlarda oturup sakince beklemesi mümkün değildi. Arkadaşları ona hamsi gibisin derdi. Allahtan zihni de hamsi gibi acele hareket edebiliyordu.
“Tamam. Madem boş değil diyorsun. Basit bir tahmin yürütelim.” dedi Hakan.
Sonuca varsın ya da varmasın Safire’nin şu an aklına güvenebileceği birinin teorilerini duymaya ihtiyacı vardı. Bazen Hakan onun göremediklerini görür, olaylarla bağlantı kurma kısmı Safire’ye kalırdı.
“Birileri sana hiç böyle hitap ediyor muydu? Yakın zamanı düşünme sadece. Üniversite yıllarına dön. İlkokul çağların bile olabilir.”
“Sen işin gırgırındasın. Oturmuş dinliyorum ben de.”
“Kızma hemen. Tam gırgır sayılmaz. Yarı gırgır. Sen eğer mail anlamsız değil diyorsan…O zaman bu Kitty’nin anlamı olmalı.”


Safire anlamı pantolonun içinde diyecekti ama duraksadı. Kelimeler rastgele seçilmemişti belki de. Safire bir buçuk yıl önce ayrıldığı erkek arkadaşı Mustafa’nın yeğenine “Hello Kitty.” Derdi. Kızı en son iki yıl önce görmüş olmalıydı. Zaten dört beş ay sonra da ay sonra da Mustafa’yla yollarını ayırmıştı. Kız o zamanlar sekiz yaşındaydı. Cüzdanın üzerinde Kitty’nin arması vardı. Defter etiketlerinde de. Tam bir Kitty-fan yani. Maili gönderen bir taşla iki vuruş yapmış olabilir miydi? Ama nasıl bir bağlantı vardı küçük kızla?
“Mustafa’nın yeğenini biliyorsun ya. Çiğdem. Ben hep ona Hello Kitty derdim.”
“Yani?”
“Yanisi yok. Hakan, son zamanlarda hep izleniyor duygusunu içindeyim. Mustafa bir yerlerden çıkacakmış gibi geliyor.”
O büyük olayın üzerinden iki hafta geçmişti. Mustafa’nın Safire’nin muayenesine ziyaretinden yani. Safire ayrıldığı sevgilisinin kâbus nesnesi formatında karşısına dikilmesini sarsılarak tecrübe ederken neredeyse onu def etmek için çok cılızca savaşmıştı. Safire alan gücünü artırıp Mustafa’yı saf dışı etmek istemiş ve başaramamıştı. Alanın normal enerji yükünün değişmesi cep telefonu ve internet ağı gibi kanalları etkilediğinden Safire dış dünyayla bağlantı kuramamıştı. Köşeye sıkışmıştı. Son anda Mustafa’yı zayıf tarafından yakalamamış olsaydı muayenesi gözlerini dünyaya kapattığı yer olacaktı.
Mustafa alerjik olmamasına rağmen arı sokmasından fena halde korkmaktaydı. Google’de Mustafa’nın öldüğü haberini okuması Safire’yi o beş dakika boyunca inanılmaz kırılgan yapmış son anda Youtube’de bulduğu Killer Bees videosu Mustafa’yı etkisizleştirmede yardımcı olmuştu. Adam binlerce arı vızıltısına Safire’ye ağza alınmayacak küfürler savurarak yanıt vermişti. Adam açtığı delikten benzeri türdeki nesneleri salamadan geri çekilmek zorunda kalmıştı. Safire bunun geçici ve son anda geri püskürtülen bir başarı olduğunu düşünüyordu. Hakan’ın Safire’nin başına gelenlerden iki saat sonra haberi olmuştu. Bir arkadaşının doğum günündeydi. Normalde böyle yerlerden pek hoşlanmazdı. Ama arkadaşının doğum günü bir Çengelköy’de organize edilmişti. Yüksek müzik sesinden dolayı telefonuna gelen mesajın sinyal sesini işitmemişti. Beş kez arandığını gösteren iletilerde. Çengelköy’den Beşiktaş’a gelene kadar iki saatin üzerine bir saat daha katlanmıştı. Safire’nin kapısını çaldığında mesajı vaktinde okuyamamanın pişmanlığı içindeydi. Kadın perişan görünüyordu. Fiziksel olarak bir yarası yoktu ama büyük şok geçirdiği belliydi. Safire kendini toparlayana kadar kadını yarım saat teskin etmek zorunda kalmıştı. Olayları duyduğunda ise şok geçirme sırası Hakan’daydı.


“Ben Mustafa’nın bir daha görünebileceğini sanmıyorum. Yine de tetikte olacağız.”
Hakan’la Safire olay günü konuyu enine boyuna konuşmuşlar, ertesi gün olayı Kandilli’deki ana merkeze rapor etmişlerdi. Öğleden sonra yetkililer gelmiş hem Safire’yi sorgulamış hem de muayenesini didik didik edene kadar araştırmışlardı. Daha sonra Safire ve Hakan ana merkezin özel konuğu olmuştu. Hasan Yerlikaya yurtdışında beş, yurt içindeyse Ankara’da bir benzeri vakanın ihbarından bahsetmişti. Çok özel konuşma tam bir saat sürmüştü. Konuşmanın altını çizdiği iki önemli nokta vardı. İlki biraz da Hasan Bey’in kendi yorumu içeriyordu. Kâbus nesnelerini materyalize olması çabaları kısa süreliydi. Çünkü nesneler kararsızdı. Uzun süre ait olmadıkları bir ortamın şartlarına uyum sürdürmeleri mümkün değildi. İkincisi ise Fransa, İngiltere ve Amerika’daki önde gelen merkezlerden açıklama gelene kadar konunun dışarıya taşırılmamasıydı. Safire ve Hakan’dan özel söz almıştı adam.


“O gün burda ne olduğunu ben biliyorum. Tüm elektronik devreler kesildi. Sana ulaşamadım. Otto’ya gönderdiğim mail kendi kendini kriptoladı. O tarafın yağlı ve yif kokusu burnuma paslı bir yumruk gibi çarptı. Bir şeyler düşünmeseydim…”
Safire’nin gözleri dolmuştu. Ölümün kıyısına yaklaşmış ve buradan direnç göstererek dönmüştü. Mustafa’nın maşa olması çok haksızlıktı. Diğer vakalar hakkında yeterince bilgi sahibi değildi. Yukarıdan açıklama yapılmıyordu şimdilik. Acaba herkese bir tanıdığı mı musallat edilmişti. Geçici miydi bu etki? Safire yıllar önce bir bilimkurgu filmi izlemişti. Dünyaya adım atan gezegen dışı yaratıklar insanlarla ahbap oluyorlar, sıra dışı metal grupların etkisine giriyorlar, sarhoş olup esrar çekiyorlardı. Sonuç dünyayı ele geçirme misyonunu kaybetme oluyordu. Kâbus nesnelerinin materyalize olması beraberinde ciddi soruları getirmeliydi. Acaba birbirlerinden haberdarlar mıydı? Bir misyonları var mıydı? Yoksa dağınık halde 2012’de baş gösteren bir etkinin son döküntüleri miydiler? Safire uzmanların bu soruların üzerine gittiğini umuyordu.
“Bir şey daha var. Kamera sistemlerinden anlar mısın?”
“Bunun maille bir alakası var mı?” dedi Hakan.
“Emin misin diyorsan, yüzde yüz.”
“Onun için de uzman ayarlamak lazım. Şimdi lap topunu böylece götürüyorum. İşim bitince ararım. Sen de Çiğdem’i bir kontrol et bakalım. Eski kayınvalidene başsağlığı dilersin bu arada.”
Safire defalarca aramak istemişti ama eli varmamıştı. Kadınla uzun zamandır konuşmamaktan çok olayın etkisinden dolayı. Şimdi hem üstü kapalı Çiğdem’i soruşturması hem de aileye başsağlığı dilemesi lazımdı. Safire telefonu daha fazla geciktirmemeye karar verdi. Hakan çıkarken Safire’nin ahizeyi tutan eli titriyordu.
*
Hakan laptopu en uygun adrese getirmişti. Selami bilgisayarın dosya bölümüne girerek seçenekler bölümüne tıkladı. Oradan da ayrıntılar ve ileti kaynağına. Az sonra ekranda bir numara belirmişti. Az sonra numaranın hangi bilgisayara ait olduğu belli olmuştu. Hakan semt ismi ve ayrıntıları arkadaşının not defterinden kopardığı bir kâğıda yazarak teşekkür etti. Arkadaşı kendisine böyle lüzumsuz işler nedeniyle gelmemesi için prosedürü belleğine almasını da söylemişti. Bu basit işlem için uzman olmaya filan gerek yoktu.


Numara Ortaköy’de bir adresi göstermekteydi. Hakan Selami’nin Balmumcu’daki evinden çıktı. Zincirlikuyu’dan bindiği bir belediye otobüsü ile aşağı inerken onu neyin beklediğini merak etmeye başlamıştı. Çünkü adres Safire’nin evinden belki yarım saat kadar uzaktaydı. Belirtilen sokakta bir berber dükkânı, bir pastane ve bir internet kafe vardı. Bunların hepsinin ilerisinde bir iş merkezi. İnşallah o kadar ayrıntıya girmek zorunda kalmazdı. Maili atan kişinin internet kafeyi kullanmış olması kuvvetle mümkündü. Hakan bunun rastgele atılmış bir mail olduğunu düşünüyordu yine de. Mailde bir tehdit ya da çözülmesi gereken bir şifre olsa başka türlü düşünmesi işten bile değildi. Ama Safire’yi oldukça kararlı görmüştü. Kadının sezgilerinin kuvvetli olduğunu daha üniversite yıllarından biliyordu. Bir kaç olayda gösterdiği dirayet Safire’ye şimdi de kulak vermesine yol açmaktaydı. O ve Safire Psikoloji bölümünde okurken, Mustafa Bilişim Teknolojileri bölümünde okuyordu. Safire’den bir üst sınıftaydı. Sonra Mustafa girmişti hayatlarına. O olmasaydı Safire’yle başka türlü olurdu diyen yanı artık eskisi kadar ısrarcı değildi.


Hakan daldığı hayallerden sıyrılarak kendini şimdiki meselesine odakladı. Mail kafeden atılmamışsa işi daha da kolaydı. Berber ve pastaneye ufak bir ziyaret gerçekleştirmesi yeterli olacaktı. Elindeki kâğıdı katlayıp, içeri girdi. Karşılıklı altılı masaların birçoğu ilkokul çağındaki çocuklarca zapt edilmişti. Oyun oynayıp, yeniliyorlar, yenilince küfür ediyorlardı. İçlerinden en edeplisi kendi de söverek küfürlü konuşmama konusunda uyarıyordu onları. Her şey sıradan bir e-kafenin günlük gidiş hatına göre işliyordu yani. Kafenin sahibine bir oturum açmasını söyledi. Google paneline IP soruşturma yazdı. İlk çıkan linke tıkladı. Ve kafenin adresinin kâğıttakiyle tastamam aynı olduğu numarayı gördü. Mail sabah 09.45’de atılmıştı. Kamera görüntülerini izleyebilirse eğer belki bir şey bulabilirdi. Kafe sahibini çeşitli yöntemlerle sıkıştırması gerekecekti.
Kafenin genç sahibi onun gizli polis olduğu iddiasına inanacak bir tip değildi. Hakan kartını çıkararak psikolog olduğunu anlattı. Bir soruşturma yürütülüyordu. Adama, bir kadının tehdit eden maillerin bu kafeden atıldığını söyledi. Bu kadın hastalarından biriydi. Adam daha fazla ilgilenmişti şimdi. İşin içinde bir bit yeniği olmadığını anlamaya başlamıştı. Gece yarısı yasaklı siteleri ziyaret etmesinden dolayı kafesini kapatmayacaklardı yani. Böyle şeylerin izini sürüyor muydu polis, bilmiyordu aslında. Ama ahlaka mugayirlikten kafe kapatılırsa babasının arka çıkmasıyla açılan bu işletmenin sorumluluklarını yerine getirmemekten dolayı papaz oluverirdi. Saklayacak bir şeyim yok zaten diye düşünürken kameranın görüntüleri için arka tarafa geçtiler. Hakan adama görüntüleri sabah saatlerini sarmasını söyledi. Kayıtta kafe sahibi dükkânını açıyor, sabah temizliğini yapıyordu. Sonra masanın arkasına geçerek bilgisayarında “Aşk Hiç Biter mi” dizisinin 36. bölümünü izlemeye başlamıştı. O ara ilk müşteriler de bastırmıştı. Bir grup çocuk bir ara içeri akın ediyordu. İşletme sahibi hem görüntüleri izleyip hem de müşterisizlikten dem vurmaktaydı. “SBS puanları açıklandı ya abi, ondan bu kadar kalabalık. Yoksa sinek avlıyoruz. Herkesin evinde bilgisayar var artık.” Hakan bu sözler onu çok ilgilendirmiş gibi kafasını salladı. Onun da on iki yaşında bir erkek yeğeni vardı. Bir ara yeğeninin sınavının nasıl geçtiğini sormak için araması gerektiğini zihnine not etti.


Kafe sahibi bandı biraz daha ilerletti, sonra durdurdu. Sonra iki adam da fal taşı gibi açılmış gözlerle birbirlerine baktılar. “Abi, yecüc mü mecüc müdür bu?” Hakan adamın in midir, cin midir demek istediğini anlamıştı. Kasette hiç kimse yoktu. Keşke bandı yalnız seyredebilseydi. Şimdi bir açıklama yapması gerekecekti. Tabii bunun için önce kendisinin bir fikri olmalıydı. Kafe sahibi kamerada boşluğa doğru dönüyor ve yer gösteriyordu. Adam bir soru sormuş olmalıydı ki, kendi oturduğu yere işaret edip laflamıştı biraz da. Hakan işletme sahibine baktı. Lan iyi ki dokunmadım ben buna sinyalli bakışları kırmızı alarm yakmak üzereydi. Bir açıklama yapsa iyi olacaktı. Ayrıca kaseti yanına alabilmek için bir başka yalana daha ihtiyacı vardı. Uçan daireler ve uzaylılara merak Amerikalılardan aşağı kalır değildi. Kasete TV kanallarının ilgisi de düşünülürse adamın böyle bir şey düşünmemesi mucize olurdu.
Safire haklıydı yine. Hakan hemen Selami’ye telefon açtı. Selami, kameraya görünmeyen de ne demek diye sormuştu telefonda. Kameraların kaydedemediği bir çeşit ışınım mı? Ulan ben nerden bileyim demişti Hakan. Selami ısıya duyarlı görüntü gibi onun hiç anlamadığı bir şeyi daha söyledikten sonra az sonra görüşmek üzere anlaştılar. Hakan kafenin sahibini ikna etmenin daha kolay olduğunu geri döndüğünde anlamıştı. Çocuk kurnaz bakışlardan çok korku dolu bakışlara sahipti. Ne cins bir şeyle konuştuğuna aklı ermemişti. Hakan ona bu işin tehlikeli olabileceğini, çalışma grubuyla bu işin üzerine gideceklerini anlattı. Bu iş çözülüp tehlike cephesi geri püskürtüldüğünde kaseti kendisine onun verdiğini ilan edeceğine söz verdi. Çocuğun yüzünde boş vermişlik ve inanmazlık maskeli korku belirmişti. Cebinden çıkardığı kartı çocuğa uzattı. İşi kurcalama dedi. Ziyaretine gelebilir. Madem çocuk in, cin diye düşünecekti, böyle düşünmeye devam etmesi işin dal budak salmasına psişik bir engeldi. Korku çok dayanıklı bir engeldi. Hakan durağa giderek Zincirlikuyu otobüsüne atladı ve geldiği yolu dönmeye başladı. Otobüste kulağındaki purpleberry’i sonuna kadar açarak feci bir rap müziğini yan koltuktaki yolcuya da dinleten çocuğa baktı. Elindeki son model cep telefonuyla feysbukdaşlarıyla haberleşiyordu. Keyfi yerindeydi. Otobüsteki diğer yolcularda aşırı sıcak haricinde neşeliydiler. Bir kendisi değildi. Fena halde kötü ve aşırı büyük bir şeylerin olacağı duygusunu hissetmekteydi. Hakan otobüsün penceresinden bakarken Safire yine haklı diye düşündü.
*
Safire diğer bilgisayarında google’e açmış, foton kuşağının etkileri hakkındaki bilimsel raporları tarıyordu. Üniversitenin henüz son sınıfındayken bu konuya merak salmıştı. Önünde altı sene daha vardı o zamanlar. Geçen sene ise ilk defa önlem almaya başlamışlardı. Belediyeler en yakında bulunan toplu yeraltı sığınaklarını gösteren bölge haritaları dağıtmıştı. Vakti geldiğinde öngörüldüğü gibi kör bölgeye girilmiş, elektrikle çalışan tüm aletler sessizliğe gömülmüştü. Tam üç gün ışıklar yanmamış, kimse kimseye telefon edememiş, televizyon yakın gelecek tehlikelerine karşı uyarı haberi yapamamıştı. Mecidiyeköy’ün ortasından göğe yükselmeye çalışan kuleler üstlerine kara bir battaniye atılmış dev analarına benzemişti. Boğaz köprüsünde vızır vızır geçen araba tekerlekleri yerine insan ayakları taban tepmişti. Sonra her şey yavaş yavaş geri gelmeye başlamıştı. Safire ilk defa bu kadar uzun tatil yapmıştı. Kimsenin yetişmesi gereken bir randevusu, cevaplaması gereken bir telefonu, illa ki seyretmesi gereken favori dizisi kalmamıştı. Bazı arkadaşları İstanbul’da kalıp beraber bu zifiri karanlığı deneyimlemeyi teklif etmişlerdi. Ama o ileriki yaşlarını daha huzurlu geçirmek için tercih ettikleri Marmaris’e, ailesinin yanına gitmişti kuşağın etkileri başlamadan önce. Eski dünya düzeni tekrar teşrif ettiğinde sanıldığı gibi insanüstü özelliklerle donanmamıştı hiçbiri. Ne telepatik bir güçle Marmaris’ten arkadaşlarına seslenebilmiş ne de düşünce gücüyle bir kaşığı bükebilmişti. Ama yan etkileri sürmekteydi gelip geçen kuşağın. Kâbus nesnelerinin materyalize olması ise kuşağın hiç bekleyen bir yan etkisiydi. Geç gelen bir etkiydi yanlız. Her şeyin bitiminden altı ay sonra ilk vaka ihbar edilmişti. Şimdilik açıklama yapılmıyordu. Uzmanlar bu konuda görüş birliği içindeydi. Nesnelerin biriktiği bir yer olduğunu tahmin etmekteydiler. Aynı artık işe yaramayan uyduların depolandığı mezar yörüngesi gibi onlar da bir yörüngede istirahat ediyordu. Safire “kâbus nesneleri” “materyalize” yazarak google’de sorgulama başlattı. Yarım saat boyunca forumlarla halka aksettirilen benzeri vakaları okumakla vakit geçirdi. Uzmanlar ne derse desin vaka sayısı sandıklarından fazlaydı. İnsanlar ufolar gibi kâbuslarla ilgili haberleri abartmaya bayılırlardı. Ama Safire internette okuduklarının şişirilme haber olmadığını düşünüyordu. Gözleriyle bire bir şahit olmuştu. Hakan’a işi bittikten sonra gelmesi için mesaj çekti. Bu işin üzerine gitmeliydiler.


Safire okuduklarına o kadar çok dalmıştı ki, bilgisayarın ekranından açıkça yansıyan siluete tepki vermesi saniyeleri almıştı. Arkasını dönmek için geçti. Üzerinde freedom for the world yazılı tişörtlü eski erkek arkadaşı Mustafa iki elini birden kavradığında da hiçbir şey yapamadı. Sanki beyni boşalmış gibiydi. Sadece zihninde tişörtün üzerindeki yazının şu anki durumdan dolayı ironikliği gezinmekteydi. Korku ve şaşkınlık el ve ayaklarıyla beraber karşı koyma gücünü de uyuşturmuştu sanki. Adamın bileğine uyguladığı baskı sahiciydi ama. “Hello Kitty.” Dedi Mustafa. Safire ancak o zaman konuşabildi.
“Sen yazdın o maili.” Mustafa suratına yönelen elini boşlukta yakaladı ve geriye doğru büktü. Safire can acısından dizleri büküldü yere doğru çöktü.
“Böyle taltifatlara hiç gerek yok.”
“Mustafa sen böyle biri değilsin.” Dedi Safire can acısıyla. Sanki iki sene boyunca kendisini çok sevdiğini söylediği adam bu değildi.
Mustafa Safire’yi muayenehanede masaların olduğu tarafa sürükledi. Kadın bileklerini kurtaramıyordu. Uzun yıllar spor yapıp, aikido çalışmıştı. Mustafa orta boylu ve normal ağırlıkta biriydi, şu an anormal güçlüydü. Adam başka bir güç çemberiyle zırhlanmıştı sanki. Mustafa Safire’yi hastalarını yatırdığı sağaltma yatağına yatırdı ve ellerini kayışlarla yatağa sabitledi. O buraya daha önce de gelmiş. Safire’nin korkudan dili damağına yapışmıştı. Mustafa muayene odasında bilgisayar gibi elektronik aparatların bulunduğu masanın yanındaki tezgâha yönelerek çekmecelerden birini açtı, içinden aldığı bir şırıngayı yine aynı bölmeden aldığı bir şişeye daldırdı. Mustafa Safire’nin onu durdurmak için verdiği uğraşıya kolunu sertçe dizinin altına alarak cevap verdi. İğne damarı bulurken Safire kolunu hiç oynatamamıştı. Mustafa iğnenin hepsini boşalttıktan sonra kapaklı metal dolaplardan birine gitti. Adamın arkası dönüktü. Safire cep telefonunun cebinde olduğunu hatırladı birden. Adam yatağın hemen karşısındaki metal dolabı açarken o da kısmen oynatabildiği elini cebine daldırdı. Sol taraftaki tuşa basınca son aramaları buldu. Başını kaldırıp güçbelâ görebildi. İkinci sıradaki Hakan’ın numarasına bastı. Hakan yetişemezdi. Ama belki bir umut. Mustafa içini hiç karıştırmadan eğilip aşağı raflardan istediği şeyi aldı. Bilgisayarlı bölüme döndüğünde Safire arkaya kadar döndürebildiği başıyla elinde bir cd olduğunu görebildi. Mustafa bilgisayarın cd çalar kısmını açtı ve bunu yerleştirdi. Program açıldığında italik başlıkla Kâbusjen yazısını okudu. Bu ismi Safire kendi bulmuştu. Espri olsun diye. Alerjen’den aklına gelmişti. Bu cdler sağaltmanın bir parçasıydı. Bazı hastalar muayenesine gelip ona başvururlar fakat kâbus nesnelerini yeterince açıklıkla tarif edemezlerdi. Bu cdler de on dakikalık kâbus nesneleri numuneleriydi. Aynı alerjenlerin kişinin neye alerjisini anlamak için kolun iç kısmına verilen sıvı test materyali olması gibi, sağaltma ön çalışması olarak bazı hastalara kâbusjenverilirdi. Hasta bunlardan hangisine aşırı tepki verirse kâbuslarının asıl nesnesinin o olduğu anlaşılırdı. Bir cd’de yirmi numune bulunurdu. Bu cdler bilgisayara yerleştirildiğinde doğrudan manyetik alan tedavisinin bir parçası oluyordu. Mustafa hiç düşünmeden ekrana yansıyan çalıştır tuşuna bastı. O buraya kesinlikle gelmiş.Safire izleniyorum duygusunun sebebini anlamıştı artık. Kanına işlemeye başlayan madde ve Mustafa’nın kararlılığına rağmen buradan çıkış var mıydı acaba?


Safire ne yapıyorsun demek ve kendini kayışlardan kurtarmak için çırpınmaya çalışacaktı ama dudaklarını bile oynatmakta zorlanıyordu. Mustafa raflara uzanıyor, bir şeyler alıyor sanki kendi evinde gibi geziniyordu. Geziniyor, çünkü gözetledi diye düşündü Safire. Mustafa ona anestezik bir madde zerk etmiş olmalıydı. Eğer dışarıdan getirmemişse bunu, Safire’nin muayenehanesinde skopolamin tarzı alkaloitler vardı sadece. Bazı hastalarda manyetik alan tedavisi öncesinde bu maddeleri kullanırdı ama genellikle gerek olmazdı. Safire korkuya bile aldırış etmeyen tatlı bir uyuşuklukla sarmalanıyordu. Sadece zihni uyarı sinyalleri göndermekteydi. Ama iradesi vücudunu taşa çeviren maddeye karşı gelemezdi. Biraz sonra bu tatlı huzurun tersine kâbuslar cehennemine adım atacaktı. Her biri onar dakika süren yirmi çeşit kâbus vardı cd’de. Mustafa Safire’ye yaklaştı. Önden çıt çıtlı tişörtünü açarak elektrotları yerleştirdi. Mustafa’nın yüzü ağır ağır kaybolmaya başlarken Safire çocukken geçirdiği bademcik ameliyatını hatırladı. Narkoza karşı durmaya çalışan özel çocuk. Beş saniyede sızmıştı oysa. Özel değildi. Şimdi de yirmi beş misisippi diyemeden Safire gözlerini yumdu.
*
“Bu kişi her nasılsa kameraya görüntü yıvıştırmamayı başarmış.”
Selami arkadaşı Hakan’a bakıyordu. Selami bir metre doksan santim boyunda yüz on kiloluk gayretli bir dev adayıydı. Bunun nedeni yirmi dört saate yakın bilgisayarının başında iş yapmasıydı. Bir bilgisayar dâhisiydi. Dâhilerin çoğunluğu gibi biraz sosyopattı. Ama aynı dili konuşmasını bilenler için bulunmaz bir arkadaştı da. Hakan onu tanıdığı için çok şanslı olduğunu düşünüyordu. Şimdiye kadar üç olayda ona işi düşmüştü. Ama ücret karşılığı çalışmıyordu. Hizmet takası tek geçerli paraydı.
“Kameralara görünmemek gibi bir teknoloji duymadım dostum.”
“Napabiliriz sen onu söyle.”
“Tam bu kareyi, kafe sahibinin konuştuğu bölümü tarayıp termografik görüntü verebilirim sana.”
“Nasıl bir şey bu?”
“Kızılötesi enerji bantlarıyla vücut ısısının yaydığı dalga boyu ortaya çıkacak. Böylece rengârenk de olsa adamı görebiliriz. Ya da madamı?”
“Bu da nesi?”
“Eh bir insana benziyor. Biz de tam bunu bekliyorduk.”
“Sorun o değil. Renklere baksana. Hepsi siyaha yakın koyu renkler.”
“Ne olmuş yani?”
“Normal bir insanın vücut ısısı 37 derecedir. Bunu ilkokulda bile öğretirler.”
Hakan başıyla olumladı. O bunu okuldan değil de, en ufak ateşlenmede bile koltuk altına derece koyan ve odasının içinde telaşla aşağı yukarı yürüyen pimpirikli annesinden biliyordu.
“37 derecelik vücut sıcaklığı 8 ile 10 arasında mikro dalga boyunda ışın yayar. Termografik görüntü bu sıcaklığa duyarlı olduğu için çeşitli renklerde bir görüntü elde etmeliydik. Ölçüme göre ekrandaki infrared kaynağı 20 derecelik bir vücut ısısına sahip.”
“Yani?”
“Yani oğlum bu adam ya bir zombi ya da…”
Hakan hayalde gibi konuştu. “Ya da bir ölü.”
Selami dehşet içinde Hakan’a baktı. “Ben seni psikolog sanıyordum. Nasıl bir bok bu?”
Hakan telefonu eline aldı. Safire’yle kâbusların materyalize olması üzerine sayısız sohbet gerçekleştirmişlerdi. Kanaatleri bu kişilerin varlık enerjisinin yeniden materyalize olduğuydu. 20 derecelik bir vücut ısısına sahip olma bunun uzantısıydı işte. Hakan Safire’nin numarasını tuşlayacaktı ama telefonu şebeke meşgul uyarısı verdi. Bir kaç saniye sonra mesaj bildirimi belirdi ekranında. Safire’dendi. Kadın mesajı 11.45’de atmıştı. Ona kırk beş dakika sonra ulaşıyordu. Hakan bu iş bitsin başka bir gsm operatörüne geçeceğim diye düşündü. Mesaj kısaydı.
“İşin bitince bana gel. Önemli bilgiler buldum.”
Hakan ekrandaki karaltıya baktı ve içinden asıl ben, diye geçirdi.
*
Hakan boşu boşuna zile bastığını beşinci çalıştan sonra anladı. Safire’nin numarasını tekrar çevirdi. Numaraya ulaşılamıyordu. Belki şarjı bitmişti. Ama telefonunu açık bırakarak doldururdu genelde. Belki duştaydı kadın. Tam uzaklaşacakken kapı paspasındaki çamurlu ayak izini gördü. Yeni gibiydi. Hakan etrafına bakındı. Gelen kişi patika yerine dün bütün gün yağan yağmurdan cıvıklaşmış bahçe toprağına basmayı tercih etmişti. Arkada erkek ayakkabısına ait olduğu belli kaba izler bırakmıştı. Bildiği kadarıyla Safire’nin bugün randevusu yoktu. Hakan yukarı bakınca ev pencerelerinden birinin açık olduğunu gördü ve Safire’nin adını seslendi. Cevap veren olmadı. Sonra tekrar telefona sarıldı ama yine ulaşılamıyordu. Hakan sezgileri cayır cayırdı. Bir şeylerin ters gittiğini düşünüyordu. Safire hem gel deyip, hem de dışarı çıkmazdı. Acil bir şey olsa bile ona ulaşır haber verirdi. Hakan’ın muayenesinde Safire’nin muayenesinin bir yedek anahtarı vardı. Safire Mustafa’yla geçirdiği o olaydan sonra acil durumlar için ona vermişti. Şimdi gidip o anahtarı almak istiyordu ama bunu daha önce hiç yapmamıştı. O anahtar acil durumlar için verilmişti. Ve bu durumun acil olduğundan hiç emin değildi. O kapıyı açıp inerken Safire havluya sarılı bir başla aşağı inerse açıklama yapamazdı. Hakan muayenesine gidip içeri girdi. Belki Safire msn’deonline’di. O zaman bir de bu yolla ona ulaşmayı deneyebilirdi. Kapıyı da duymadı ama. Müzik dinliyor olabilirdi. Safire hiç yüksek sesle müzik dinlemez. Kulaklarına zararlı diye Hakan’ı uyarırdı hatta. Üniversitede son sınıftalardı. Safire psikoloji kadar fizyolojiye de meraklıydı o zamanlar. Hakan’ın cep telefonu uyarı mesajıyla titreşince o da birden boş bulunup irkildi. Safire onu aramıştı. Tam on bir dakika önce. Telefon ona ne yapması gerektiğini söylemişti sanki. Çalışma çekmecesini açıp beyaz bir zarfın içinde duran Safire’nin anahtarlarını aldı. Gidip içeri bakacaktı.


Hakan muayenenin kapısını açtığında karşılıklı yatan çifti gördü. Hemen Safire’nin başına koştu. Kadına beş adet elektrot yapıştırılmıştı. Elleri kahverengi deriden kayışlarla yatağın yan demirlerine sıkıca bağlanmıştı. Safire’nin gerilmiş kaslarının tersine Mustafa sağaltıcı yatağında sakince yatmaktaydı. Elleri serbestti. Onun bu kadar dünya hayatına adapte olması inanılır gibi değildi. Hakan yavaşça adamın koluna dokundu. Dış görünümünün normalliğinin tersine vücut sıcaklığı normal bir insanınkine kıyasla oldukça azdı. Hakan Mustafa’yı bırakıp doğruca manyetik alanı kontrol eden bilgisayar sisteminin olduğu yere gitti. Bilgisayarda deneme numuneleri olarak kullanılan kısa cdler yürütülmekteydi. Yatakta yatan iki kişi şimdi bunlarla doğrudan bağlantılıydı. Hakan programı kapatıp Safire’yi sistemden ayırmayı düşündü ama buna bir düşüncesi engel oldu. Cd’de beşinci bölümdeydiler. Bu ellinci dakika demekti. Sağaltma süreci sanal bir rüya âlemi yaratmaktaydı. Uyku moduna geçince hastanın beyni alfa dalgaları yaymaya başlıyordu. Kâbus nesnesi etkisiz hale getirilene kadar uyku süresi seksen dakikaya kadar uzatılmaktaydı. Bu maksimum süreydi. Daha fazlası sağaltmanın parçası olan manyetik alanın arttırılması nedeniyle hastaya zarar verebilirdi. Şimdi Safire’de ellinci dakikadaydı. Çok derin bir uykuda olmalıydı. Programı aniden etkisiz hale getirmesi kadını bir çeşit travmaya sokabilirdi. Hakan bilgisayardaki üçlü sağaltma programına girdi. Hakan bu işlemi üçlü msn programına benzetmekteydi. Daha önceden daha hafif bir rahatsızlığı olan hastalarından birinde denemişlerdi. Aynı msnde üç kişinin birden sohbet edebilmesi gibi, iki sağaltıcı aynı anda hastalarının kâbus ortamına adım atabilmekteydi. Hakan Safire’nin bilgisayarından kendi muayenesindeki bilgisayara bağlanma izni verdi. Üçlü bağlantıyı gerçekleştirmelerinin üzerinden sadece üç hafta geçmişti. Hakan Safire’nin giriş şifresini değiştirmemiş olmasına sevindi. Bilgisayar dıştan yapılacak bağlantıya onay verdiğinde Hakan o ikisini muayenede bırakarak kendi dairesine yöneldi. Kapıyı açtı ve aparatı üçlü bağlanmaya hazır hale getirdi. Alan şiddetini artırdı ve kendine elektrotları monte etti. Gözleri yavaş yavaş kapanırken umarım bu yol mantıklıdır diye düşünmekteydi.
*
Safire loş bir odaya adımını attı. Gayri ihtiyari duvara yaslanmıştı. Arkasından öcüler gelmesin diye. Sırtını duvara sürterek ilerlerken karşısına aniden dikilecek birini, Mustafa’yı, bekliyordu. Kendini savunabileceği bir şeye sahip değildi. Bunları düşünürken birden keskin bir spot ışığının altında kaldı. Sadece showwoman için. Yanlız kendisini içinde bırakan bol ışıklı bir halka. Aynı anda müzik de başladı. The Pink Panter Theme. Annesi Safire’nin küçükken bu filmin müziğine bile tahammül edemediğini anlatmıştı. Safire o pembe renkli panterden korkma sebebini hiçbir zaman anlamamıştı. Ama buna yakın bir şey deneyimlemişti. Kendi yeğeninin de nesquick kutusundan çıkan Bugs Bunny karton maskesinden ödü patlamıştı. Müzik yine geçmişteki efektini yapıyordu. Karşıdaki duvarın arkasında bir şey oynadı. Safire yerinde sıçradı. Kendini korkmamaya şartlıyordu ama ışıkların ve müziğin oyunu çok yamandı. Duvarın arkasındaki hareketlilik tekrarlandı. Sonra pembe renkte bir kuyruğun ucu göründü. Herhalde pembe panteri görecek değilim. Ama Safire emin değildi. Duvarın arkasındaki gölge tekrar hareket etti ve pembe parmaklar göründü. Yumuşak ve tam göremesem de pembe tüylü. O mu gerçekten de? Sonra bir ses duyuldu. Nerden geldiği belirsiz o müziğin ardından bile duyulacak kadar net. Tıkır, tıkır. Safire o parmaklar o kadar yumuşak olmayabilir diye düşündü. Tekrar bakınca tüylerin arasından fırlamış sivri tırnakları gördü. Tırnaklar duvara sanki çok masumlarmış gibi yavaşça dokundu ama o net ve sert ses tekrar işitildi. Tıkır, tıkır. Burada ters bir şeyler vardı. Pembe panterin bu kadar sivri tırnakları olmazdı. Ama vardı işte. Safire birden onun yüzünü de gördü. Kalın bir çizgi halindeki kaşları aşağıya doğru çatılmış, yüzüne hinoğlu hin bakışı yapıştırmıştı. Pembe panter ağzını açtığında Safire onun dişlerini gördü bu sefer de. Bu dişler sipsivriydi. Pembe panter’in sivri dişleri de olmaz. Bu senin alengirli kâbusların hayatım. Panter ona doğru bir kaç adım attı. Safire ondan yayılan pis kokuyu alabiliyordu. Solumamak için ağzını kenetledi. İmkân olsa burun kanatlarına da mantar tıkayacaktı. Hayvanın tüyleri şimdi pembe değildi. Tüyleri sanki kovalarca su dökülmüş gibi derisine yapışmıştı. Ve rengi de güneşte kalan çarşaflar gibi solmuştu. Ağzını açtı ve sivri dişlerini göstererek gözdağı verircesine hırladı. “Seni küçük kedi.” dedi Safire. Hayvan gözlerini kıstı, karşısındakinin düşmanı olduğundan emin daha hiddetli hırladı. Belki de o kadar küçük değil.Dişlerini arasından kan sızıyordu. “Bana bir şey yapamazsın. Seni bonibonlu ağız.” Safire bu atağı savmak için aklına gelenleri yapıyordu. Ama panik bayırdan aşağı inen patlak tekerlekli bir araba hızında aceleci davranıyordu. Panter birden üstüne atıldı. Kalbi göğüs kafesinden fırlayacak gibi oldu. Panter bir kolunu yakalamıştı. Hayvan hırlıyor, ağzından tükürükler saçıyor ve Safire’nin canını acıtıyordu. Safire inanılmaz derecede paniklemişti. Çığlık attığını sanıyordu ama emin değildi. Hayvanla kavgaya tutuşmuşlardı. Bir ara takla attılar ve Safire ileriye fırladı. Kulağına bir çatırtı sesi geldi. Aynı sağlam bir dalın güçlü bir tekmeyle kırılması gibi. Gözleri kararmıştı. Tansiyonu düşmüş gibi nabzını beyninde atıyor hissediyordu. Şeklini kaybetmiş boş bir çuval gibi duran koluna baktı. Ama kolu sapasağlam oradaydı.
Safire toparlanıp etrafına bakındı. Panter gitmişti. Boynundan göğsüne doğru oluk oluk ter akıyordu. İleride bir kapı gördü. Oraya doğru koştu. Panter arkasından geliyor mu diye sürekli kontrol etmekteydi. Hayvanla karşılaşması şok edici olmuştu. Elinden çığlık atmak gelmişti. Sinirlerini kontrol etmeye çalıştı yeni bir odaya daha girerken. Bu oda da az önceki gibi bomboştu. Mustafa’nın onu bu deliğe tıkması o kadar beklenmedikti ki, kafasını çözüm yoluna kuramıyordu. Bu arada Safire beşinci odadan çıkmıştı ve yeni bir kapı az ilerisindeydi. Yorulduğunu hissetti Safire onuncu kapıyı ardında bırakırken. Ama yorulması mümkün değildi.Panter de acıtmadı aslında. Sadece zihnimin oyunu. Ama bakınca kolundaki kalın parmak izlerini gördü. Acaba ne kadarı oyundu. Kapılar birbiri ardına geliyordu.Sayılar sonsuzdur Safire, kapılar da öyle… Safire sonunda yeni kapının önünde nefes nefese çöktü. Neredeyse ağlayacaktı. Aklına bir şey gelmediği için köpürüyordu. Oturduğu yerden boşluğa bağırdı.


“Beni bunlarla korkutamazsın. Pembe panter, kırmızı başlıklı kız ve kurt… Çok geride kaldı bunlar…”
Safire defalarca kâbus sağaltma seansı gerçekleştirmişti. Akla hayale gelmeyecek canavarlarla karşılaşmıştı. İnsanların kâbusları çok korkutucu olabiliyordu ama artık kanıksamıştı. Az önceki yenilgisi hazırlıksızlığındandı. Panterden korkması sokmayacağını bile bile üç boyutlu bir perdede burnunun ucuna kadar yaklaşan bir yılana gözlerini kapatmak gibiydi. O daha başka şeylerden korkardı. Daha başka…Şey gibi…
Safire bir ağlama sesi duydu. Dokunaklı bir kadın ağlamasıydı. Yaslandığı kapının arkasından geliyordu. Elini tuttuğu tokmakta döndürdü. Kapı kilitli değildi, açıldı. Safire içeri girdi. Oda bembeyaz badanalıydı. Safire bu kadar çiğ olmasından hoşlanmadı bu rengin. İleride üstü bomboş bir masa vardı. Önündeki sandalyede sırtı Safire’ye dönük bir kadın oturmaktaydı. Alnını sağ eline yaslamıştı. El o hüzünlü başı taşıyordu.
“Afedersiniz.”
Kadın yavaşça yüzünü döndürdü. Safire’nin en son beklediği şey bu olmalıydı.
“Anne!”
“Geç kaldın Safire. Baban için çok geç.”
Her kız çocuğu gibi Safire de babasına çok düşkündü. Onu annesi doğurmuş, büyütmüş, babasıysa yaşamayı öğretmişti. Annesi çok sosyaldi. Gençliğinden beri çeşitli derneklerde gönüllü yer almıştı. Safire de bundan istifade babasıyla bol bol zaman geçirmişti. Annesi babasına kızını erkek gibi yetiştirdiğinden yakınırdı bazen. Kadına göre satranç oynamak, ok atıcılığı yapmak bir kız çocuğunun öğrenmesi gerekenler listesinde başlarda değildi. Ama Safire bunları öğrenmiş olduğu için çok memnundu. Atıcılık hala stres atma yöntemlerinde en başta geliyordu. Babasını hatırladı. Adam ona rüzgârgülü yapmayı, topaçla oynamayı öğretmişti. Büyüdükçe de daha karmaşık işleri. Alfabe gibi, ata binmek gibi.
“Babama ne oldu?”
“Günlerdir aramıyorsun Safire. Önce her gün arardın. Sonra dört beş güne çıktı. En son ne zaman aradın hatırlamıyorum. Yaşlı annen ile babana vefan bu mu?”
“Anne, işlerim vardı. Arayacaktım. Gerçekten…” Safire ölçtü, biçti ama ne zaman onlara telefon açtığını bir türlü hatırlayamadı. Kadın açıklama yapma der gibi elini kaldırdı. Gözlerini altında morumsu halkalar oluşmuştu. Burnu silmekten kızarmıştı.
“Baban sürekli adını sayıkladı. Gelecek diye avutmaya çalıştım onu.”
Safire’nin babası iki yıl önce cilt kanserine yakalanmıştı. Kemoterapi görmüştü. O günleri unutmayacaktı hiç. Safire hastalığın tekrarlamasından çok korkuyordu. Mustafa olayı onu o kadar çok etkilemişti ki son iki haftası Mustafa’a kurulmuş ihtimallerle geçmişti. Babasına bir şey olduysa kendini asla affetmezdi.
“Anne, ona ne oldu?”
“Doktor geç kaldınız, dedi. Sen de geç kaldın. Onu burda bir yerlere koymuştum ama şimdi bulamıyorum.”
Kadın bakabileceği en makul yer orasıymış gibi masanın örtüsünü sıyırdı ve altına baktı. Kocası orada yoktu. Safire iki kere tekrarlanan geç kaldın ifadesine uyanmıştı. Annesiyle konuşurken nasıl da fark etmemişti. İçinde oldukları oda her yandan küçülmekteydi. Arkasını döndü ve kapıya koştu ama tokmak yerinde yoktu. İçeriden çıkış namevcuttu. Piramitlerdeki kadim tuzaklar gibi. Burada iyice dövülmüş biftek parçasına dönecekti. Fena halde kapana sıkışmıştı. Annesi şimdi az önce sümkürdüğü mendili açıyor, silkeliyor ve içine bakıyordu. Anne, babam mendilin içinde değil. Babam benim… Buldum!
“Anne, ben doktorla konuştum. Odayı havadar tutun yeter, dedi. Yeterince oksijen teneffüs ederse bir şeyciği kalmazmış.”
Kadın emin değilmiş gibi yüzüne baktı. Mendili derdest edip cebine koymuştu. Aklı karışmış gibi alnını kaşıdı.
“Sahiden mi? Daha önceden deseydin ya, evladım.”
“Yaşa anne! Hemen pencereleri aç.”
Kadın çiğ beyaz duvarlardan birine yöneldi ve boşlukta pencerenin kolunu çevirdi. Safire ancak o zaman dışarının yeşilliğini görebildi. O yöne koştu. Annesinin az önce durduğu yere baktı ama göremedi. Kadın vazifesini yapmış ve gitmişti. Safire bir ayağını pencereye atarken ardındaki kapı şiddetle açıldı. Mustafa hışımla içeri giriyordu. Bakışları öfkeli bir boğanınki gibiydi. Kâbusun bu parçasını istediği yöne çevirebildiği için çok kızmış olmalıydı.
Safire kendini bahçeye atarak koşmaya başladı. Böyle kâbustan kâbusa zıplayarak ne kadar daha vakit geçecekti bilmiyordu. Kâbusjenlerin süresi dolunca duracaktı ama göğsündeki elektrotlar çıkarılıp makinenin sistemi istop ettirilmeden kendi kendine uyanamazdı. Bu makineye bağlı fazla vakit geçiremezdi. Normalden fazla kalması manyetik alan şiddetinden dolayı rahatsızlık geçirmesine sebep olabilirdi. İlk önce Mustafa’dan kurtulmalıydı. Safire arkasına döndü. Geç kalmıştı. Adam öne atıldı ve omzundan yakaladı. Ama elinde kalan tişörtünden bir parçaydı. Safire adamın yakalamasıyla dengesini kaybetti. Otların arasına düştü. Ağzını toprağa çarptı ve alt dudağını ısırdı. Burnuna toz toprak doluşmuştu. Gözlerini açtı. Adam arkasından sövüyordu. Bir zamanlar sevdiği adam bu muydu? Yakalarsa onu belki de öldürürdü. Hemen bir çözüm yolu bulmalıydı. Adam toparlanıyordu. Safire ağzına dolan kanı tükürdü. Dizini fena halde incitmişti. Ellerin derisi kalkmıştı. Papatya tarlasında ölüm diye düşündü. O anda aklında bir lamba yandı. Mustafa papatyaya alerjikti. Sevgiliyken ona hiç çiçek almamasını bu bahaneyle örtmeye çalışırdı. Safire de diğer çiçeklere kıran mı girdi peki derdi. Sadece beyazları değil, püf çiçeği denen karahindibalar da vardı. Bunların beyaz topçukları inanılmaz iş görürdü. Safire’nin vakti yoktu. Birkaç beyaz, birkaç da püf çüçeğinin başını kopardı. Yumruğunun içinde ezdi. Mustafa beş kırmızı pelerini birden görmüş bir boğa gibi üzerine geliyordu. Safire de öne atıldı. Çarpışma şiddetliydi. Safire geriye doğru uçmadan önce elindekileri Mustafa’nın ağzına, burnuna tıktı.
“Bunlar papatya poleni. Sen bunlara alerjiksin. Şimdi hepsi ciğerlerine kaçacak. Tamam mı?”
Adam sanki öğürecekmiş gibi öne yığıldı. Yere kapaklanacaktı neredeyse. Elleriyle kapattığından Safire yüzünü göremiyordu. Ardından şiddetli bir hapşırık sesi işitti. Safire zafer çığlığı attı. Kıç üstü yere yapıştığına değmişti. Mustafa’nın şişmiş gözlerinden sapır sapır yaşlar dökülüyordu. Birinci hapşırığın ardından ikincisi ve üçüncüsü de geldi. İçine hapşırık cini kaçmıştı sanki. Safire için tam fırsatıydı şimdi. Tam doğrulacakken bir el uzandı ve ayaklarından yakaladı. Safire yorgana dolanmış gibi kolaylıkla yere yapıştı. Aval aval bakıyordu. Mustafa doğrulmuştu. Az önce döktüğü gözyaşları kesilmiş, yanaklarında sadece şerit halinde izleri kalmıştı. Hapşırıkları da bıçakla kesilmişti sanki. Mustafa ifadesiz bakışlarını Safire’ye dikti. Ağzı gülecekmiş gibi yayılmıştı. Bu gülmede vahşice bir yan uyanıktı. Safire ilk kez gerçekten korktu. Buradan hapis kalma ihtimali enerjisini çekip almıştı. Mustafa öne atıldı ve kolunu yakaladı. Çekip sürükleyerek yanında götürmeye başladı. Bıraksa Safire yürüyecekti ama Mustafa duyguları cımbızlanmış bir robot gibi hareket ediyordu. Mustafa o bahçelik alanda Safire’nin göremediği bir kapıyı açtı ve içeri daldı. Yeşil alan arkada kalmıştı. Şimdi gri bir odadaydılar. Mustafa dimdik yürüyerek o odanın sonundaki kapıya yanaştı ve kapıyı açtı.
Safire’nin kalbi dana kalbi gibi büyüdü o zaman. Son Kapı. Seyrettiği sonsuz bir karanlıktan başka bir şey değildi. Mustafa onu ensesinden bastırıp öne doğru yaklaştırdı. Safire’nin soluk alması mümkün değildi neredeyse.
“Sen o son modern aparatlarınla meşgulken ben bu karanlıkta kaldım Safire. Yalnız.”
“Seni kullanıyorlar Mustafa. Onlara boyun eğme.”
“Yalnızdım anlıyor musun? Sonra onlar geldiler. Beni aldılar. Kalabalıktılar.”
“Seni karanlığa ben mi yolladım Mustafa. Benim suçum ne?”
“Konu ben değilim Safire anlamıyor musun? Sizler bok çuvalı gibi bizi buraya atıyorsunuz. Bir kız çocuğu vardı. Annem beni ne zaman almaya gelecek abi, diye ortalıkta dolaşıp duruyordu. Çok karanlık diyordu. Acıktığını söylüyordu. Sanki artık midesi varmış gibi. Sen buna şartlanma derdin hatırlıyorsun değil mi? Beni kınadığın zamanlarda. Anahtarların yerini bir kaç kez kontrol ettiğimde mesela. Emin olmak için. Bak şu karanlığa şimdi. Benim burada ne işim var Safire? Dışarıda güneş var. Islandığında buram buram tüten toprak kokusu. Cıvıl cıvıl çocuk sesleri… Bu karanlıkta bunları hatırlıyordum ben. Bu karanlıkta ölünmüyor bile.”
“Seni burdan çıkartabilirim Mustafa. Denememe izin ver.”
“Onlar beni zaten çıkardılar. Onların istediği olunca ben de hep sonsuza kadar geri döneceğim.”
“Olamaz Mustafa. Mümkün değil. Anlamıyor musun?..” Safire öldün sen, diyecekken durdu. Mustafa şu en son tahrik edilmeliydi. Zaman kazanmak için bir şeyler bulmalıydı ama ne için. Bir planı yoktu. Plansızlıktan öteden beri nefret ederdi.
“Bu karanlığa dönmem Safire. Asla dönmem.”
Safire arkadan bir elin kendisine yapıştığını hissedince otomatik olarak çığlık attı. El onu içeri çekmişti. Arkasına dönen Mustafa’nın dehşeti karış karış suratına işlenmişti. Hakan onun yüzünü tam dönmesine fırsat vermeden ayağıyla sağrısına tekmeyi indirdi. Mustafa arkaya doğru sendeledi. Dengesini bulmaya çalıştı ama olmadı. Hakan’la Safire aynı anda öne hamle etmişlerdi. Safire ellerini onu tutmak için çaresizce uzatırken “hayır” diye bağırabildi. Oraya düşmemeliydi. Parmaklar birbirine değmedi bile. Mustafa karanlıkta görünmez hale gelirken gözyaşlarına boğulan kadın kafasını arkadaşının göğsüne saklayarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
Safire Hakan ellerini çözerken kanına karışan maddenin sersemleticiliğini hissediyordu hâlâ. Yan yatakta Mustafa yatmaktaydı. Hakan aynı kayışlarla bu kez onu yatağa sabitlemişti. Mışıl mışıl uyuyor gibiydi. Safire zihni açık diye düşündü. Buraya ait her şeyi hatırlıyor. Bunu aklı almıyordu. Aklının almadığı başka şeyler de vardı. Saatine baktı. O yatağa bağlandığından bu yana bir saat geçmişti. Yani toplam iki saat Mustafa bu dünyada kalabilmişti. Belki de o kadar kararsız değildi yapıları. Merkez bakalım buna ne diyecekti? Önlerinde inanılmaz bir gerçek yatmaktaydı. Kâbus nesneleri dünyaya adımlarını atmışlardı. Safire Mustafa’nın tek olmadığını düşünüyordu.
Bilgisayardan bağlantı uyarısı gelince ikisi de düşüncelerinden sıyrıldı.
“Otto bu.” Dedi Hakan alt panele bakarak.
“Bilgisayarın yönünü kapıya çevir.” Dedi Safire. “Mustafa’yı görmesin.”
“Size bir haber mailledim. Ama bir türlü gitmedi.” dedi Otto. “Sabahtır internet bağlantımda bir şeyler var. Kuşlar pislemiş hatları senin deyiminle Safire.”
Karşılarında oturan tatlı bir şişmanlığı olan, sarı saçlı, mavi gözlü orta yaşlarda bir adamdı. Yanındaki daha yaşlıca adamı Safire ilk kez görüyordu. Otto, Erik adlı yardımcısını onlara tanıttı.
“Haber nedir Otto?”
“Valla çok acayip. Bugün bir arkadaşım aradı. Aleksander meydanına açılan caddelerden birinde dev bir ekran var. Orda bir reklam gördüğünü söyledi. Bizle ilgili…”
“Nasıl bizle ilgili?”
“Kâbus Siliciler vergi kaçırıyorlar. Çocuğunuzun rızkını onlara yedirmeyin.” yazıyormuş. Aklınız alıyor mu?”
Hakan ben vergimi ödeyen sorumlu bir vatandaşım, diyerek espri yapmaya çalıştı. Daha yeni feci bir deneyimden kurtulan Safire ise şaka yapacak halde değildi. Haber hiç hoşuna gitmemişti.
“Yayının ardından Berlin Duvarı’nın yıkılışından önceki döneme ait kareler gösterilmiş. Aç çıplak insanlar. Çelimsiz, bir deri, bir kemik çocuklar.”
“Bunlar ne demek Otto?”
“Bilmiyorum. Yetkilileri aradım. Böyle bir şeyin hiç yayınlanmadığını söylediler. O ekran sabit reklamlar için kullanılıyormuş. Dalga geçtiğimi sandılar herhalde. Telefonu yüzüme kapattılar.”
“Arkadaşın yanılmış olamaz mı Otto?”
“Ben de bundan emin olamadığım için google’de tarama yaptım zaten. Aynı vakaya Hindistan ve Kanada’da da rastlanmış. İki gün öncesine ait yazılar hepsi. Halka en açık dev ekranlarda bir kaç saniye için görünmüş. Forumlarda okudum. Birinde “Kâbus Silicilerden hesap sorun” yazıyormuş hatta.”
Safire kameranın görüş alanına girmeyen yataktaki Mustafa’ya baktı. Hakan Safire’ye çevrik bakışları soru işaretleri yüklüydü. Ardı ardına bu kadar şey yaşamış olmak sezgilerini diken diken etmişti. Mustafa’nın dünya hayatına bu kadar adapte olabilmesi, onlar beni kurtardı deyişi ve şimdi Otto’nun anlattıkları. Hayrolsundu ama işler fena halde sarpa sarıyordu.


Devam edecek…

Kabus Silici Serisi, Öykü kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kâbus Silici 6 yayında

Serinin en ilginç sayılarından biri olduğunu düşündüğüm 6. bölüm Kayıp Rıhtım sitesinde yayınlandı.

http://oyku.kayiprihtim.org/kabus-silici-6-lutfen-geri-donme-ezgi-gurcay/

Not: Kâbus Silici 6. bölümden itibaren bir sonraki bölümle ilintili olarak ilerleyecek. Önceki bölümler kendi içerisinde ayrı bir hikayeyken yeni bölümler bir seri haline geldi. Kâbus nesnelerinin rüya aleminden taşarak dünya alanına inişleri için okumaya devam edin.

Genel, Kabus Silici Serisi, Öykü kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

1. Avrupa Öykü Yarışması Sonuçlandı

1.      Avrupa Öykü Yarışması Sonuçlandı

p

12 yıldır Hollanda’da aylık yayımlanan Platform ve Kadın Dergisi’nin birlikte organize ettiği yarışmaya bir yenisi eklendi. 6 senedir Avrupa genelinde düzenlediği şiir yarışmaları ile bir marka haline gelen Platform Dergisi, Avrupa Öykü Yarışması  düzenleyerek bir ilke daha imza attı.
Platform ve Kadın Dergisi’nin 2010 yılında düzenlediği 1. Avrupa Öykü Yarışması’na Avrupa, Türkiye ve dünyanın çeşitli ülkelerinden 115 öykü ile büyük bir katılım oldu.

Birinciliği Az Pişmiş Gerçeklik ve Çorba Ruhu adlı öyküsüyle Nazan Bilen kazandı.
İkinciliği Tütün Kolonyası adlı öyküsüyle Kadriye Bakşi kazandı.
Üçüncülüğü Birinci Cümle adlı öyküsüyle Ezgi Gürçay kazandı.

3 kişiye mansiyon ödülü verildi.

Alper Bilgili – Bahtsız Zeynep ve Nedensel Zevci
Murat Can Kibiroğlu – Sistasyon
Hasan Türksel – Karantina Adası

Genel, Haberler kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kabus Silici-5

Ezgi Gürçay

KABUS SİLİCİ- 5

2008 yılında kullanıma giren dreamrecorder aparatı sayesinde rüyalar kaydedilmeye başlandı. Depresyonlu hastalarda ve sara gibi nörolojik rahatsızlıklarda manyetik uyarım tedavisine de eş zamanlı geçilmişti. Daha sonra Japon patentli Dreamtwin makinelerini rüyaları bölüşmek için kullandı. Bu sayede psikologlar hastalarını rahatsız eden kâbusları bizzat deneyimlemek şansına erişmişlerdi. Gece rüyalarına musallat olan kâbusları defetmek için iki yöntem vardı. İkisi de çok yeniydi. Birincisi hastanın beyni civarındaki manyetik alan gücünü biraz artırmaktı. Diğeri de beyne minik elektrik şokları vermekti. Bu arada tıpkı antibiyotiğe direnç gösteren ve mutant karakter kazanarak ilaçlara aldırış etmeyen bakteriler gibi kâbuslar da direnç kazanmaya başladıklarından seanslar bayağı zorlu geçmektedir. Psikolog Safire Kayacı hastalarını sağaltmada manyetik alan kullanan ekoldendir. Bu tür sağaltıcılara argoda Kâbus Silici adı verilmektedir.

k2

 

Safire kapının eşiğinde duran adamı görünce irkilerek kalçasını küçük masanın keskin kenarına çarptı. Masanın üzerindeki dolu fincandan dökülen kahve yere damlamaya başladı. Genç kadın kalçasındaki ağrıya ve pahalı vinilin üstüne dökülen sıcak sıvıya aldıracak durumda değildi.
Orta boylu, buğday tenli adam muayehanesinin teknik sağaltım bölümünün kapısında durmaktaydı. Safire hayatının en büyük yatırımını yaptığı ve hâlâ borcunu ödemekte olduğu dairenin dış kapısı için profesyonelce tedbir almıştı. Çelik kapı iki adet şifreli kilit yardımıyla açılabilmekteydi. Az önce içeri geldiğinde alışkanlıkla iki kilidi de kapalıya almıştı.
“Sen de nerden çıktın?”
Zeytin yeşili gömlekli, kahverengi pantolonlu adam gülümsedi. “Aşkolusun, artık böyle mi karşılıyorsun beni?”
14 ay önce ayrıldığı son erkek arkadaşı Mustafa’yı bu ortamda görmenin şokundan hızla sıyrılan Safire acelesiz adımlarla ana bilgisayara doğru yürüdü ve aparatı çalıştıran düğmeye bastı. Mustafa hâlâ eşikte durmaktaydı. Bu çok olumlu bir işaretti. Eğer birkaç dakika zaman bulabilirse avantajı kendi lehine çevirebilirdi.
“Seni görünce şaşırdım.” Dedi en sakin sesiyle. Adamın elini sıkmayacak, sarılmayacak ve çok gerekmezse dokunmayacaktı. Dairenin kapısını geçebilmesi hayra alamet değildi. İçeriye başka bir yoldan dahil olmuştu.
“Demek burası böyle bir yermiş.”
Mustafa’yla ayrıldıklarında Safire eski yerindeydi ve bu sofistike aparatların hayalini kurmaktaydı. Eski dairesini satarak büyük bir borcun altına girmiş, ama namı yürüyünce bunu kısa zamanda bitirmişti.
“Yeni aparatlar tabii… Ev de üst katta, bayağı rahatladım.”
“Kutlarım.”
Safire çet yaparken aynı zamanda çeşitli bilgisayar işlemleri yapan birinin doğallığıyla kâbus odası dediği yerin manyetik alan şiddetini artırdı. Kapı aralık durmaktaydı. Mustafa’ymış gibi davranan şey üzerine gelirse kendisini o ortamda ağırlayacaktı.
“İçeri gelsene.”
“Hemen değil. Konukseverliğine… Aklıma ne geldi bak. Ava gitmiştik bir defasında. Yalnızdık. Kamp ateşi sönmek üzereydi. Dönelim demiştin. Evimizden yüz yirmi kilometre uzaktık. Gecenin ikisiydi. Sonra… Sen de… çok oldu tabii.”
“Sen Mustafa değilsin?”
“Nasıl bu kadar eminsin?”
“İçeri nasıl girdin?”
“Güvelerin açtığı deliklerden.”
Safire ilk kez korkunun soğuk parmaklarının midesine dokunduğunu hissetti. Şu ana kadar sanal ortama defettiği mutant kâbusların son akibetleri hakkında meslektaşlarıyla defalarca fikir alışverişinde bulunmuştu. Bu konudaki yayınların tamamını okurdu. Bazı uzmanlar tıpkı uzay çalışmaları nedeniyle dünya etrafında beliren çöp kuşağı gibi bir kuşaktan söz etmekteydi. Hastalıklı zihinlerden söküp attıkları mutant kâbuslar da böyleydi ve bunlar uygun bir giriş bulabilirlerse dünyalı yaşamlara eklemlenebilirlerdi. Yalnız Mustafa’ya öykünen şey bunlara benzemiyordu. Mustafa’ymış gibi yapmak için çok çaba harcıyordu ve yüzünde kötücül bir ifade yoktu. Bir aletti daha çok belki.
“Sen delikten mi geçip geldin?”
Adamın yüzünde ilk şaşkınlık ifadesi belirdi. Çok samimi olarak nereden geldiğini hatırlamaya çalışmaktaydı sanki. Kadının içi acıdı. Bir zamanlar aşık olduğu biriydi. Sonsuza kadar beraber kalacaklarını düşünmüşlerdi her aşık çift gibi. Sonra araya Mustafa’nın giderek artan nörotizmi girmişti. Evden çıkınca yedek anahtarın yerini iki kez kontrol etme. Yapılacak en basit şeyleri sayısız kereler tekrarlayarak emin olma seansları ve aşırı titizliği ilişkilerini bitirmişti.
“Kapı açıktı. Geldim işte.”
Safire’nin aklına bir şey gelmişti. Bilgisayarda google’a girdi ve arama motoruna Fotoğrafçı Mustafa Bildik yazdı. Açılan sayfadaki haberde Mustafa’nın evinde gördüğü bir fotoğrafı duruyordu. 38 yaşındaki fotoğrafçı Mustafa Bildik Bodrum’da tatildeyken boğulmuştu. Cesedi iki gün sonra kıyıya vurmuştu. Bulunma tarihi 3 haziran Çarşamba, yani dündü. Bu yüzden abisi Mehmet onu arayıp haberi bildirmemişti. 14 aylık ara ilk haber verilecekler listesindeki yerini iyice gerilere kaydırmış olmalıydı.
Üzüntüsü bu olağanüstü durumda bile yoğundu. Mustafa’yı hâlâ seven yanı şoke olmuştu. Gözyaşları yanaklarından süzülmeye başlamıştı.
“Ne istiyorsun?”
“Ben aracıyım Safire.”
Eşikte duran şey kendi beynindeki Mustafa bilgilerinden materyalize olmuştu. Bir güç zırhında delik açmak için onu kullanmıştı.
“Bak şuraya.” dedi Mustafa zihninden geçenleri okumuşçasına. Bitiştirdiği iki elini omuzları hizasında öne uzattı. Sola ve sağa açtığı ellerini bir yerden sonra aşağı indirmeye başladı.
“Bir kapı açıyorum sana. Bu çerçevesi.”
Mustafa çömelerek iki yana açtığı ellerini döşemeye değdirince Safire esintiyi hissetti. Sıcak, yağlı, iğrenç bir koku yayılmaya başlamıştı. Mustafa’nın kendi beyninden kaynaklanan hayaleti mutant kâbusların çöplüğüne açılan bir yarığı işlevsel kılmakla meşguldü ve neredeyse başarmıştı.
“Mustafa seni kullanıyorlar.”
“Titizliğim yüzünden çok kavga ederdik hatırladın mı Safire. Yüzünde aşağılama ifadelerini görür kahrolurdum. Oysa o tozlar silinmeli, minik kırışıklıklar ütülenmeliydi.”
Safire hâlâ Mustafa’nın ölümünün etkisi altındaydı. Odaya doluşan esintinin güç kazandığını da hissetmekteydi diğer yandan. Acilen Mustafa’yı çıktığı yere kapatmalıydı, ama nasıl?
“Aşağılama değil, bıkma.”
“Aynı şey. Bıkmak, tiksinmek.”
Safire konuşarak bir şey elde edemeyeceğini anlamıştı. Bilgisayarda tuşlara dokunarak yan odadaki manyetik alan şiddeti arttırdı. Bir şey üzerine gelirse oraya kaçabilirdi, ama barınabilme süresi sınırlıydı. Birden bir gürültü kopunca kafasını çevirip baktı.
Mustafa’nın açtığı kapıdan bir şeyler geliyordu. Acilen bir çözüm düşünmesi lazımdı. İlk aklına gelen yan bloktaki meşlektaşı Hakan Temeltaş oldu. Onu çağırsa. İçeri nasıl girecekti. Kapı kilitliydi. Ama şu an olanlar hayat memat meselesiydi. Kapıyı kırdır diyebilirdi. Cep telefonu hemen elinin altındaydı. Aldı ve numaraları tuşlayacakken durdu. Aparatın ışığı yanmıyordu. Belki de şarjı bitmişti. Daha dün şarj ettiğini hatırlayınca ortamın etkisine yordu. Sıkışmış kalmıştı.
“Aşağılamak yani.”
Safire mutant kâbusları defettiği odaya kaçabilirdi. Oradaki alan gücü kendisini bir süre koruyabilirdi. Ama orada bir saatten uzun kalırsa metabolizması olumsuz etkilenir, saatler sürerse kalıcı hasarlar belirebilirdi. Başka bir şey düşünmek zorundaydı.
“Geliyorlar Safire. Sana haddini bildirecekler.”
Safire bu had bildirme sözcüğünün en son ne zaman kullanıldığını çok iyi hatırlamaktaydı. Ayrılmalarının kesinleştiği son buluşmalarıydı. Yemek yemişler ve Safire adama neden birlikte olamayacaklarını izah etmişti. Mevcut en hafif ve en az incitici kelimelerle. Ayrılırlarken, Şişli’deki restoranın önünde etmişti bu sözleri. “Sana haddini bildirecekler.”
Kızdığı zamanlarda söyledıği bir söz olduğu için fazla dikkat etmemişti Safire. Neden çoğul bir şekilde kullandığinı sorsa cevap alamazdı ama bunun küçüklüğünden kalma bir şey olduğuna emindi. Ayrıca Mustafa o akşam biraz sarhoş ve bayağı öfkeliydi. Yemeğe aralarının tekrar olacağını hayal ederek gelmişti. Düşkırıklığı öfkesini germişti. Şimdi aynı kelimeleri duyunca işin doğasını anlar gibi olmuştu. Bir güç beyninin içindeki hatıralardan bilgi cımbızlamaktaydı. Mustafa’nın ölümünden dolayı hissettiği üzüntüyü de avantaj olarak kullanmaktaydı. Safire’nin beyninde bir yer benle beraber olsaydı Mustafa boğulup ölmez demekteydi. Bu doğru değildi, ama böyle düşünmemesi imkânsızdı. Beyin çok karmaşık yapılı bir sistemdi. Her bölgesi mantık merkezli çalışmıyordu.
“Çok üzgünsün biliyorum.”
Bu sözler üzerine Safire ilk kez içinde bir öfke goncasının açtığını hissetti. Restoranın kapısında sana haddini bildirecekler dediğinde, ‘Çok üzgünüm.’ demişti. Bunun adamı yaralayacağını bile bile telaffuz etmişti. Şimdi bumerang gibi geri tepiyordu.
“Mustafa seni alet ediyorlar.”
Mustafa’yı çok andıran şey inatçı çocuk gibi başını salladı. “Öyle değil. Gelince anlatacaklar sana.”
“Kim onlar peki? Biliyor musun?”
“Çoklar. Çok kızgınlar. Arı kovanı gibi Safire.Tam burada patlayacak.”
Safire bir şey diyeceği sırada gelmekte olan şeylerin varlığının kırıntılarını hissetti. Çeşitli dillerden sövgüler, fısıltılar, giderek iğrençleşen yağlı sıcak hava hiç de hayra alamet değildi. Safire Mustafa’yla uğraşmayı bırakarak bilgisayarında kısa bir not yazdı. Durumu anlattı. Webcam ile Mustafa’yı ve o tünel ağzını görüntüleyerek 11 kişilik uluslar arası mail grubuna yolladı. Burada ölürse bari diğerleri kendilerini de ilgilendiren bu durumdan haberdar olurlardı. İnternet sorunsuz çalışmıştı. Kontrol önemli ölçüde elindeydi.
Sesler kulak parçalayıcı uğultu şeklinde odaya doluştuğunda Safire manyetik alan şiddetini iyice artırdığı boş odaya gideceği sırada durakladı. Aklına çok uçucu bir fikir gelmişti. Mustafa az önce arı kovanı diye boşuna dememişti. Mustafa bir çeşit katalizördü. Köprünün bu yandaki ayağıydı. Ayağı bir sarsmayı denese nasıl olurdu acaba. Eğer başaramazsa deney odasında yavaşça değil, burada hızla ölecekti. Kaybedeceği bir şey yoktu.
Youtube’e girdi. Arama modülüne Killer Bees yazdı ve enter’a bastı. Hoparlörlerin düğmesini açtı. Arıların saldırdığı bir adam avaz avaz bağırmaya başlamıştı. Mustafa tedirgin olmuştu.
“Ne yaptığını sanıyorsun Safire. Çabuk kapat onu. Yoksa… Yoksa cezan artar.”
Mustafa arı sokmasına karşı alerjik olmadığı halde arılardan deli gibi korkardı. Bunu biliyordu. Bu nedenle bir kere bile beraber pikniğe gidememişlerdi. Uzanıp hoparlörün sesini sonuna kadar açtı. Tam o sırada tünelin ağzında dört adet siyah yaratık belirmişti. İki ayak üstünde duran kapkara tazılara benzemektiler. Kuşkuyla aparatlara bakıyorlardı.
“Kapat dedim.”
Zaman dardı. Safire o yaratıklara yaklaşmayı göze alıp kahve lekesine doğru yürüdü. Sağ avucunu sıvıya bastırdı ve yüzüne sürdü. Sonra da avucunu en çok sevdiği beyaz ipek gömleğine kapattı.
“Kapatsana şıllık karı.”
“Üstüm başım battı değil mi?”
“İğrençsin. İğrençsin Safire. Bu yüzden seni…”
“Seni ben bıraktım unutma.” dedi Safire yan gözle kırmızı gözlü simsiyah yaratıklara bakarak. Köpeklerden farklı olarak sipsivri tırnakları vardı. Ağızları ise çok korkunçtu. Safire o dişleri düşünmek istemiyordu. Bir nedenden üzerine gelemiyorlardı.
“Belasın sen, tiksiniyorum valla. Zaten en pis şeylerin… Upuzun tırnaklarındaki milyonlarca bakteri… Kes şu sesi dedim bak.”
“Ne yaparsın yoksa?”
Üç yaratıktan ilki ona doğru bir adım atınca Safire korkudan geri çekildi. Tam o sırada arılar adamı her yerinden sokmaktaydı. Mustafa da aynı adam gibi yüzünü örtmüştü. Bir çocuk gibi hıçkırmaktaydı. Kara şey ikinci adımı atınca Safire burada postu kaptıracağını düşündü. Çaresizce manyetik alan odasına baktı. Orası da çözüm değildi artık. Fena halde kapana sıkışmıştı.
“Kes şu arıları. Keeeees.”
Arı sesi birden kesilince Safire korkuyla bilgisayara baktı. Arı programı bitmişti. Programın 1 dakika 32 saniye uzunluğunda olduğunu unutmuştu.
İyice umutsuzluğa kapılmıştı. Tam manyetik alan odasına geçeceği sırada Mustafa eşikteki yerinden siliniverdi. Bunu üç kara yaratık takip etti. Elektrikli süpürgenin ağzında kaybolan bir toz kümesi gibiydiler. Tünel ağzı eski canlılığını kaybetmekle birlikte bir süre havada asılı kaldı ve sonra o da gözden yitti gitti.
Az sonra Safire’nin nabzı iyice düzeldiğinde ve kendine yeniden bir kahve hazırlarken yolladığı mailine ilk cevap geldi. Almanya’dan Otto Hanselmann’dı. Eğer burada postu kaptırsaydı kimse ne olduğunu bilemeyecekti demekki.
Yollandığın yazı okunmuyor. Sanskritçe olmalı. Yolladığın filmde de görüntü yok.
Umarım keyfin yerindedir. Yaza Antalya’da görüşmek üzere. Otto
Safire kahvesinden bir yudum aldı ve oturup ayrıntılı bir rapor yazdı ve yeniden yolladı. Bu birinci raunttu. Devamı geleceğinden hiç kuşkusu yoktu.

Devam edecek…

Genel, Kabus Silici Serisi kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Xasiork 2009 öykü yarışması

Xasiork Kısa Öykü Yarışması

Aşağıdaki linkten Xasiork’un 2009 kısa öykü yarışması katılımcılarının öykülerine ulaşmanı mümkün. Ayrıca Xasiork en iyi eleştirmen ödülünü tüm eserleri değerlendiren eleştirmenlerden birine takdim edecek. Tüm katılımcılara başarılar diliyorum.

http://www.xasiork.biz/buyuksalon/index.php?option=com_content&task=view&id=2137&Itemid=68

Haberler kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kâbus Silici 4

Kâbus Silici
Basri Daima Bulur

2008 yılında kullanıma giren dreamrecorder aparatı sayesinde rüyalar kaydedilmeye başlandı. Depresyonlu hastalarda ve sara gibi nörolojik rahatsızlıklarda manyetik uyarım tedavisine de eş zamanlı geçilmişti. Daha sonra Japon patentli Dreamtwin makinelerini rüyaları bölüşmek için kullandı. Bu sayede psikologlar hastalarını rahatsız eden kâbusları bizzat deneyimlemek şansına erişmişlerdi. Gece rüyalarına musallat olan kâbusları defetmek için iki yöntem vardı. İkisi de çok yeniydi. Birincisi hastanın beyni civarındaki manyetik alan gücünü biraz artırmaktı. Diğeri de beyne minik elektrik şokları vermekti. Bu arada tıpkı antibiyotiğe direnç gösteren ve mutant karakter kazanarak ilaçlara aldırış etmeyen bakteriler gibi kâbuslar da direnç kazanmaya başladıklarından seanslar bayağı zorlu geçmektedir. Psikolog Safire Kayacı hastalarını sağaltmada manyetik alan kullanan ekoldendir. Bu tür sağaltıcılara tıp argosunda Kâbus Silici adı verilmektedir.

 

“Kimsin sen?”
“Ben gel denince gelenim.”
Dakikalarca odadan odaya kaçmalar, hiç bilmediği koridorlarda kaybolmaların telaşıyla akciğerleri oksijen yetiştiremez hale gelmişti. Göğüs kafesindeki sancı artmaktaydı. Kesik kesik soluyordu.
“Ben kimseyi çağırmadım. Manyak mısın nesin be?” dedi Ayla gözleriyle çıkış yolu ararken.
“Çağırmışsındır bilmezsin.” dedi karşısındaki adam. Sesi mesafeli ve merhamet yansıtmaz bir yüzeye sahipti.
“Nasıl buluyorsun beni her defasında?”
“Basri de bulmaz mıydı seni hep? En kuytu köşelere bile girdiğinde. Altı, yedi çocuk saklambaç oynarken. Biraz yön duygusu, biraz zihin burgusu. O benim işte.”
Basri’nin ne işi var ya, bu da mı bir çeşit saklambaç, ama ebe olan ölüyor diye düşündü Ayla. Az önce adam onu gömleğinin bel hizasındaki kuşağından yakalayıp şiddetle yere savurmuştu. Son anda ayağa kalkmayı başarıp nereye kaçacağını düşünürken ansızın önünde beliren beyaz sakallı bir adam bu taraftan çocuğum demişti. O yol gösteren adam birkaç koridor geçtikten sonra peşinden gelmeyi bıraktığında, Ayla yüz elli, iki yüz kişilik bu toplantı salonuna girivermişti. En dipte tahtadan bir kürsü vardı. Salon boştu. Ayla sıraların arasındaki boşluktan yürüyerek kürsünün yanına gitmiş ve arka tarafta bir çıkış kapısı olmadığını farkederek geriye bakmıştı. Basri’nin silueti kapıda durmaktaydı. Kapana sıkışmıştı.
“Ne saklanbacı ulan.”
“Yakalayanın yakalananı iptal ettiği bir saklambaç.”
“Manyak mısın sen be?”
Ayakları harekete geçmekte biraz geç kalmıştı. Bir el saçlarından kavradı, arkaya çekti. Arkaya doğru çekilirken zihni Basri’den kaçılmaz, Basri’den kaçılmaz diye bağırmaktaydı. Haksızlık bu diye düşünürken yere düştü. Düşüşü acısızdı. Ayla bakışları adamın elinde beliren bıçakta çığlıklara boğulurken soğuk metal karnına saplandı. Beyaz gömleğinde giderek büyüyen kanını seyrederken ağzı kımıldamayı bırakmıştı, beyni ise haykırmaya devam etmekteydi.
*
“Beni her defasında nasıl buluyor anlamıyorum.”
Safire, geniş omuzlu kadına beyaz fincana koyduğu iyi demlenmiş papatya çayını uzattı. Yaşadıklarını anlatabilmesi için toparlanması uzun sürmüştü. Son on beş dakika içinde iki kere ağlama nöbetine tutulmuştu kadın.
“Sizin nereye gittiğinizi biliyor.” dedi Safire kendisi yeşil çayını yudumlarken.
Ayla hanım şaşkınlıkla uzayan yüzünde tabii ki anlamında bir ifade çakmıştı. Yine de çok kafa karıştırıcıydı durum.
“En son kâbusun mekânı bitirdiğim liseydi. Okulun spor salonunda başladık. Rüyaların hepsi normal bir başlangıçla kâbusa bağlanıyor. Gülle atıyorduk. 3 yıl gülle atıcılığı yapmıştım o zamanlar. Yarışmalara bile katıldım sonra. Neyse…İşte…Salonun kapısında birden belirdiğinde kovalamaca da başlamış oldu. Ama hiç görmediğim, hiç bilmediğim mekânlar da ortaya çıktı sonra. ”
“Lisenin bir türevi yani. Ondan doğan yumrular. Zihniniz kaçabilmek için alan geliştirmiş. O bunu sizinle aynı anda bilebiliyor.”
Kadın dikkatle Safire’yi dinlemekteydi. Haklı olmalıydı. O bilgiler olmasa düzinelerce oda ve geçitler arasında nihayete doğru onu bulamazdı.
Ayla hanım çok genç bir yaşta büyük bir inşaat firmasının satış müdürü olmuştu. Üniversiteyi bitirdikten sonra Samsun’a dönmemiş ve İstanbul’da kalmıştı. İyi bir iş bulmuş olması, kendisini merak eden ailesine yılda üç dört kez ziyaret karşılığında metropolde kalmasına evet dedirtmişti. Çalıştığı şirketin kiraladığı çok güvenlikli, tek yaşayanlara özel kule evleri bulunmaktaydı. Her katta birbirine benzer çalışan ve bekâr kadın kiracılar yaşamaktaydı. Kiralar astronomikti, ama kazancı bunu çok rahatlıkla karşılamaktaydı. İstanbul’da tek başına yaşamak zorunda olan bir kadın için oldukça yerinde bir tercihti.
“Basri, yani o adam, beni her defasında yakalayacak gibi oluyor. Bir müddet boğuşuyoruz. Sonra ben yine bir yolunu bulup kaçmaya başlıyorum. Bir adam, böyle aydınlık yüzlü, beyaz sakallı, kutlu biri filan diyeceğim geliyor nerdeyse, bana bir geçit gösteriyor. Oraya saptığımda bir müddet beni kovalayan adamdan kurtulmuş gibi oluyorum. Ama beni hiç beklemediğim bir yerde yine kıstırıyor. Kendi kanımı seyrederek…”
Kadının dudakları titremeye başlamıştı. Safire çayınızı bitirin, iyi gelecek diye avutmaya çalıştı. Aslında yaşadığı durum çok feciydi. Adam kadını her defasında yakalayıp hunharca öldürmekteydi. Ayla hanım bir aydır istisnasız devam eden kâbuslar yüzünden işe gidemeyecek hale gelmişti. Geceleri mümkün olduğu kadar ayık kalmaya çalışması yüzünden işyerinde şiş gözlerle gezinmesi şirketin sahibinin dikkatini çekmiş, uzun bir tatile çıkması salık verilmişti. O da doğruca Safire’nin muayehanesinin yolunu tutmuştu.
Safire bu olayın zihinde yer edinmiş saldırıya uğrama korkusuna dadanan bir virüs çeşidi olduğunu tahmin etmekteydi. Bol kamera ve personel korumalı kafes evler tercih etmek boşuna değildi. Bu İstanbul’da yaşayan yalnız kadınların bir çoğu için mevcuttu. Evrim geçirerek mutanta uğramış kabus virüsleri artık küçücük endişe ve korkulardan bile bünyelere sızabilmekteydi. Kanser ve kalp rahatsızlarından sonra dünyayı tehdit eden en önemli hastalıklardan biri haline gelmişti kâbus nesneleri. Epidemi beklentisi, yetkilileri ve bilimadamlarını yılda bir kez çeşitli ülkelerde düzenlenen toplantılar yapmaya sevk etmişti.
“O, Basri denilen adamı bile araştırdım. Adı geçince…Eski mahalle arkadaşımı. Belki…Kendi halinde, iki çocuklu, sıradan bir hayatı varmış.”
Ayla hanımın Basri dediği adam kadının küçükken oynadığı arkadaş grubundaki çocuklardan biriydi. Kâbus nesnesi onu yakalamak üzereyken Basri’den söz ettiği için kâbustaki kovalayan adam da Basri adını almıştı. Kâbuslar dayanılamayacak kerteye geldiğinde kız Samsunda’ki bir tanıdığını arayarak Basri’yi araştırmasını istemişti. Belki işte bir parmağı vardır düşüncesi dayanılmaz ağırlık yapmıştı. Küçükken cinlikle parıldayan gözlere sahip bu adamın ilçe postanelerinden birinde masabaşı iş yaptığını öğrendiğinde Ayla’nın korkusu hayal kırıklığına dönüşmüştü. Çocuk okulda matematik ve fen bilgisi birincisiydi. Yoksul bir ailesi vardı. Belki okutmaya imkanları olmamıştı. Bilmiyordu Ayla. Ama Basri mahallede saklambaç oynadıkları zamanlar o nereye saklanırsa saklansın bulurdu. Nasıl bulduğunu sorduğu bir gün seni iğne deliğine de saklansan bulurum demişti. Ne sesi, ne de zekilik çakan bakışları tehdit edicilikle yüklüydü. Böyle basit bir şeyden dolayı öğünebilecek bir çocuksuluğa sahipti.
Safire muayenehanedeki küçük mutfakta fincanları yıkarken olanca gücüyle düşünmekteydi de. Her kâbus kadını ele geçirişiyle bitmekteydi. Bir şey yapacaksa Basri’nin onu ele geçirmesinden önce halletmeliydi.Safire 2’ye ihtiyacı olacaktı yine. Ama önce kendisi gidip bir ortalığı müşahede edecekti.
Aparat ve muayenehane yataklarının olduğu odaya döndüğünde Ayla hanım daha iyi görünmekteydi. Papatya çayının on beş dakika içinde yoğunlaşacak tesirine, Tryptophan’ın gevşeticiliğini ekleyecekti. Yoksa bu gerginlik ile sağaltmaya geçmek zaman kaybına yol açabilirdi.
“Ne yapacağız peki?” diye sordu Ayla hanım.
“Bir yol deneyeceğiz.” dedi Safire. “Sizi toplam iki kere yakalıyor demiştiniz değil mi? Heyecan artsın diye mahsus bile bırakıyor olabilir. Burdan bir giriş yapabiliriz. Ben hazırlıklara başlarken siz de iyi düşünün. Mekân olarak çok geniş bir yeri seçelim.”
Ayla metal başlık takıldıktan beş saniye sonra uykuya daldı. Safire kadının beyninin etrafındaki manyetik alan gücünü ayarladı ve aparattaki ayarları inceledi. Hastasının beyin dalgaları saniyede 11’lik tura gelmişti. Alfa dalgaları. Hücrelerdeki oksijen artırılmıştı. Kadın rahatlamış bir durumda yatmaktaydı muayene yatağında.
*
Ayla, kapıyı açıp içeri girdi. Kasalarda uzun kuyruklar halinde insanlar bekleşmekteydi. Mahşer kalabalığı derdi birkaç sene önce ölen babannesi görseydi. Ayaklarına tekerlekli paten giymiş hepsi yirmi başlarındaki görevliler reyonlar arasında ürün bırakıp alıyor, birbirleriyle ayak üstü laflıyorlardı. Ayla birden biraz sonra arkasından bıkıp usanmadan kovalayacak olan adamı hatırlayınca temizlik malzemelerinin olduğu kısma daldı. Çok gıcırdatanlar ve pırılpırıl yapanlar reyonun çıkışında bir cam arkasına serilmiş kuru yemişler oldukça taze görünmekteydiler. Kaçışiştanım çok renkli diye düşündüğü an sola doğru sapmaktaydı da. Arkasını sürekli kesen gözleri son anda adamı tanıdı. Oyun başlamıştı. Deli gibi fırladı. Yanlarından hızla geçen kadını gören yok gibiydi. İnsanlar bol bol ürün yokluyor, bol bol mamul seyrediyorlardı. Ayla arkasının döndüğünde kimseyi göremedi ama belli olmazdı. Adamın antenleri niyetine kurulmuş demişti doktoru. Başını sağ tarafa çevirdiğinde bu sözü kanıtlar bir şekilde Basri’nin dimdik kendisinden tarafa yaklaştığını gördü ve bir çığlık attı. İlerde birkaç kafa onun olduğu tarafa dönmüş, sonra ekmek çeşitleri seçimine devama koyulmuşlardı. Ayla etrafına hızla bakıp dümdüz koşmaya devam etti. Reyonların ardı arkası gelmemekteydi. Kaçtıkca uzuyor onlar. Karnabahar ve brokolilerin parlak ışıklar altında parladığı yerde durup etrafını kesmeye başladı. Kimse görünmemekteydi. Az dinlenip soluk aldı. Şarküteri kısmı sağlamdı. Kedi, köpek mamaları tarafı ise çok kalabalıktı. Tehlike sarı ışık yakmaktaydı. Adamın nerden çıkacağı belli olmazdı. Birden on metre ilerisinde kırmızı tişörtlü satış elemanı eline aldığı megafonla çağrı yapmaya başladı.
“Binbirmal’ın sevgili müşterileri. Şu andan itibaren on dakika kadar muz reyonunda indirim vardır. İthal muzun kilosunu 4 ytl’den 3.100’ çektik. Sadece on dakika içinde alanlara. Koşun.”
Adamı izlemekte olan takım ganimet bulmuş gibi muzların olduğu tarafa üşüşmüşlerdi. İçlerinden bir grup durduğu reyonun arasından muz cennetine akın etmek için yaklaşmaktaydı. Sadece aralarında beş adım mesafe kaldığında içlerinden birinin Basri olduğunu farketti. Arkasını dönüp kaçmaya başladı. Geç kalmıştı. Adamın soluğunu ensesini yalamaktaydı. Ağzından dökülen homurtu tam kulaklarını dibindeydi. Tam reyonu dönüp sağa saparken adamın eli omzundan kavradı ve geri çekti. Öne seğirten ayakları brbirine dolanarak yere kapaklandı. Yüzünü çevirip üzerine çöken adam ellerini gırtlağına dolarken sesi mağazadaki her köşeyi kapladı. Ayla yanından geçen ayakları yan gözlerle görebilmekteydi. Gelip geçenin yerde yatıp birbirlerini tartaklayan iki tipi gördüğü yok gibiydi. Boğuşmaya başladılar. Yanlarından geçen bir kadın yardım isteğine kızının gözlerini kapatıp “Sen bakma yavrum” diye cevap verdi.
Ayla uygun bir an bulup Basri’nin hayalarına tekmeyi basıverdi. Adam ellerini pantalonunun önünde birleştirip dizlerinin üstüne çökünce tabanları yağlamanın tam zamanı diye düşündü. Köşeyi dönerken adamın dizlerine abanarak ayağa kalktığını görünce kurtuldum düşüncesi fena halde sönüvermişti.
Ayla kasaların hizası boyunca koşmaya başladı. Ama ayakları ağır çekime girmişti yeniden. Sanki o koşarken altından yer de geri çekilmekteydi. Ya da o spor aletlerinden birine binmiş, ölümü pahasına kalorilerini atmaya çalışmaktaydı. Arkasına baktığında Basri’nin yalpalaya yalpalaya öne doğru yürüdüğünü gördü. Nereye kaçacağını düşünürken mağazanın hoparlörlerinden bir ses yankılandı.
“Zaman az. Mağazamızın sıkışık durumundaki hanfendi müşterisi. Yol açın kendinize. Sağa dönün ve merdivenleri çıkın. En fevkalade indirim seansımız başladı. Kurtuluş marka donlarımız 5 lira.”
Ayla’nın zihni bu işte bir yanlışlık olmalı sinyali veriyordu. Yerli don markası duymaya alışık değildi. Yine de Gözde, Yıldız ya da DoReMi’ye tamamdı, ama Kurtuluş? Ayla’nın ayaklarından daha süratli işleyen beyni, anonstaki anomaliyi anlamıştı. Elinden geldiği kadar süratle merdivenlere yöneldi. Basamaklardaki adımlarını çok yavaş ve gülle gibi ağır bulmaktaydı. O merdivendeki son basamağa geldiğinde iki şeyi birden görmüştü. Birincisi köşeyi dönmüş olan Basri az önceki darbeden etkilenmemiş adımlarla yaklaşmaktaydı. İkincisi de kendisine daha yakın olan en son reyonda köşede beyaz kotlu, yarım kollu dar badili bir kadın kendisine bakmaktaydı. Kadın koşun işareti yapınca Ayla’nın beyninde Safire ismi patladı. Kadın kendisi için burdaydı. Arkasını dönerek haydi kızım Ayla dedi. Kendisini birinci kata çıkaracak ikinci merdivenlere basmıştı.
*
Safire anons başladığında bembeyaz sakallı yüzü ışıklı adamın az ilerisinde durmaktaydı. Ayla’nın tariflerinden zihninden böyle bir adam sağmıştı. Az önce durduğu bakış açısından Ayla’nın Basri’ye bastığı tekmeyi görmüş ve bunun ilk hamle olduğunu anlamıştı. Tam o saniyede elindeki megafona yukarıya kaçış işaretini veren adam mağazadaki en uygun yeri onlara haber vermişti. Dönüp baktığında adamla gözgöze geldiler. Adamın hatlarını genel olarak seçebilmekteydi. Varlığımı okuyabiliyor diye düşündü Safire. Fakat o bana ne kadar açıksa ben de ona o kadar açığım. Görevin burda teslim edildiği açıktı. Safire kumandasına basarak kâbus mağazası cangılından sıyrıldı. Doğruca bilgisayarına yöneldi. Bir sağaltma seyansı hastaya zarar vermemek için en fazla 80 dakika sürebilirdi. Geri kalan zamanı çok ustalıkla kullanmalıydı. Muayenesinde hazır bulunan Ayla hanımın nümunesine, diğer örneği de eklemek için hesaplarına göre en fazla 10 dakika harcayabilirdi.
*
“Kurtuluş donları o tarafta hanfendi.”
Ayla beyaz sakallı yol göstericisinin işaret ettiği yere doğru seğirtirken zihni adamın yüzündeki ufak değişikliği belli belirsiz sezdi. İlerde bir grup kadın ellerini kumaş yığınının içerisine sokmuş yüzlerinde huşu yüzdüren ifadelerle karıştırmaktaydılar. Renklerin çığırtkanlığı poposunun arkasına tüfek dipçiği gibi oturan herif olmasa, nerdeyse Ayla’yı da kendisine doğru çekecekti. Fiyatlar inanılmaz ehvendi. “Şundan kurtul, ondan sonra tepe tepe alışveriş yaparsın kız” sesine uyarak iç giyim yazan tabelanın yanından geçti.
Safire sakalını kaşıyarak saatine baktı. Rüyada zaman akışı çok hızlı olabilmekteydi. Sadece 6 dakikaları kalmıştı. Adam buralarda bir yerde olmalı diye düşünürken çelik tencere takımlarının bulunduğu mutfak eşyaları bölümünden Basri’nin geldiğini gördü. Dimdik yürümekteydi. Safire Ayla’nın girmiş olduğu reyona koştu. Kadın ilerde şaşkın şaşkın etrafına bakınmaktaydı. Çünkü başka kat ya da kapı yoktu. Kurtuluş donlarının olduğu yerde iş çözülecek düşüncesi yolu tüketmişti. Bir işaret bekler gibi gözleriyle etrafı taramaktaydı.
İlerde bir grup kadın bu yazın çizgilerini taşıyan son moda bikini ve mayoları teftiş etmekteydi. Safire işte tam şimdi diye düşündü.
“Hoparlör hemen elime gelsin.”
Safire saatine baktı son üç dakikaydı. Elinde beliren hoparlörü ağzına götürdü ve seslendi.
“Dikkat dikkat baylar bayanlar. Bu kaçmaz. Kurtuluş marka donlar. İkinci şok indirim. 1 liraya. Gerçek ipekli ve satenden. Şortlu, normal ve ipliler. Kaçırmayın.”
İçlerinden zebella gibi olan bir iki tanesi anında komutu almış az sonra tükenecek olan mallardan en fazlasını götürebilmek için bordo renkte bir örtü ile sarılmış yuvarlak sepetin etrafını çevirmişlerdi. Safire dönüp arkasına baktığında Basri on metre ötede yeni yeni içeri girmekteydi. Kurtuluş adını duymuş olan Ayla hanım da iç çamaşırların yerleştirildiği sepetin etrafını saran kadın halkasının olduğu yere yönelmişti. Safire hızlı hızlı koşarak kadına yetişti ve omuzunu tıpışladı. Kadın olduğu yerde zıplamıştı. Arkasına dönüp bakınca gözlerinde siz miydiniz işareti yandı söndü.
“Şimdi hemen şu yuvarlak sepetin altına girin çocuğum.”
Safire bunu derken tombul bacaklı kadınların altına doğru eğilip örtüyü kaldırmıştı bile. Birkaç tanesi homurdanarak ama bakışlarını da mamullerden çekmeden yer açmışlardı. Suratı korkudan bembeyaz kesilmiş olan Ayla da Safire’yle beraber eğilmişti. Safire kadını konuşturmadan içeri doğru ittirdi. Ayla arkasını döndüğünde ayarladığı program gereği Safire’nin sakalı gitmişti. Gittikçe genç bir kadın halini almaktaydı. İnşallah bu dar zamanda Ayla hanım ne oluyor diye itiraz etmeyecekti.
“Düşüncelerinizi başka tarafa yöneltin Ayla hanım. O satacağınız daireden alacağınız yüzdenin hayalini kurun mesela.” dedi Safire.
Artık karşısında gittikçe anımsadığı bir yüz şekillenmekteydi. Karşısında konuşanın Safire olduğunu anlamıştı.
Safire örtüyü indirmeden önce “Az kaldı.” diye fısıldadı. “Sadece 2 dakika. Dananın kuyruğu koptu kopacak. Rüyadan çıkmak üzereyiz. Sesinizi çıkarmadan bekleyin ve bana güvenin.”
Ayla hiç bir şey demeden başını hızlıca sallayarak tamam işareti verdi. Ve gözlerini kapatıp o daireyi satacağı genç sevimli çifti düşündü. İnşallah buradan çıkacaklardı az sonra.
Safire başını kaldırdığında elbiselerin durduğu yerde duvara asılmış aynada gördüğü yansımasının sahiciliğinden memnun etrafı kolaçan etti. Basri ile arasında on adımlık fark kalmıştı. Sağa doğru sapıp adamın dikkatini kendinden yana çekti. Adam onu gördüğünde yüzündeki ikinci bir anlam katmanının belirmemesi iyiye işaretti. Aynadaki sahicilik Basri’ye yansıyanla bir olmalıydı. Arkasını dönüp katın bittiğini yere bakarak elindeki programı çalıştırdı. Burdan öteye yol kurulsun. Ninemin mahallesindeki o Güldürakan yer. Çocuklarla oynadığım. Dolambaçlı yollar gelsin önüme konsun.
Safire birden bire beliren basamaklardan inerken Basri de merdivenlerin başında bitmişti. Kollarını yakalamak ister gibi biraz da acemice sallamaktaydı. Safire saatine baktı. Basamakların sonunda Güldürakan denen yere açılan taşlı yol belirmekteydi. Saymaya başladı. 10, 9, 8, 7…
*
Ayla gözlerini muayenehanede açtığında yanıbaşındaki aletlerin ayarlarını düzenleyen Safire’yi gördü ve yattığı yerden doğruldu.
“Ne oldu? Bitti mi?”
“Artık özgürsünüz Ayla hanım. Yakalanmadan rüyayı tamamladınız.”
Kadının dik duran omuzları kısmen bir rahatlama ile gevşemişti. Safire gülümseyerek kadının başına yerleştirilen elektrotları dikkatlice çıkarmaya başladı.
“O sakallı amca yine vardı. Ama sonra…”
“Sakalı düşüverdi değil mi? Sizi ve kendisini giriş katında gördükten sonra muayenehaneme dönüp onun bir türevini programa yükledim. Sizinkini zaten çıkarmıştık. Sonra iki nümuneyle kendi kopyamı içeriye saldım.”
“Yani o sakallı amca sizin kopyanız mıydı?”
Ayla hanım doktorunu dikkatle dinlemekteydi. Kendisine her defasında yardım etmek isteyen o sakallı adamın ne olduğunu merak etmekteydi.
“Evet. Birinci kattan itibaren tabii. O sizi üst kata sevkettikten sonra diğer rüyalardaki gibi işlevini tamamladı. Etkisi bir yere kadardı. Onun yerine dahil olarak sizi saklanacağınız yere yönelttim. Zamanımız çok azdı. O adam… O tür kimseler iyilik nesneleri. Nasıl kâbuslar yıkma, bitirme, yok etme düşüncelerinin çıkardığı enerjiden beslenip mutant karakter kazanmışlarsa, bu iyilikseverler de umutlu, paylaşımcı azınlığın zihinlerinden yükselen enerjinin uzayda gezen tezahürleriler.”
Ayla bu kadar savaş, yıkım ve katliamın olduğu bir dünyada kâbus nesnelerinin ne dereceye kadar mutantlaşmaya devam edebileceklerini düşündü ama seslendirmedi. Bil ama adını anma ki kızım gerçek olmasınlar diyen babannesinin sesi iç düşüncelerini doldurmuştu.
“Sonra kopyam İyiliksever’in suretinden sıyrılarak sizinkine büründü. Manevra yapıp başka yöne saptığımda doğrudan bana yöneldi. Eğer vakit olsaydı sizi de tespit edebilmesi muhtemeldi. Ne de olsa sizin zihninize yapışık. Fakat siz hareketsiz kalırken ben kaçmaya devam ettiğim için hem kovalamacanın gereği otomatik olarak hem de hareket halindeki vücut ısımdan, sanal ısı tabii, dolayı beni takip etmeye devam etti.” dedi Safire.
“Peki geri gelir mi? Yani…Anlarsa mazallah eğer kopyanızın ben olmadığımı.”
Safire hafifçe gülümsedi. Bu ihtimal ikisinin ömrünün toplamından kat kat daha uzaktaydı.
“Hiç yakalayamayacağı için anlamayacak da. Kopyama eklemlenmiş milyonlarca rota ve mıntıka kaydı var. Her defasında yeni bir alana geçecekler. İlk rotayı kendi anılarımdan kopyaladım. Fakat diğerleri rastgele bilgisayar seçimleri. Sizinleyken nereye gideceğinizi biliyordu. Çünkü zihninizdeki bölgeler ona da açıktı. Bana anlattığınız gibi okulla ilgili veriler, küçükken bademcik ameliyatı olduğunuzda yattığınız hastanedeki koridorlar, işyerinizin tüm katları. Basri de sizi daima buluyordu. Şimdi hiç tanımadığı ve kendine kapalı olan bir zihinden okuyamadığı alanlarda kopyamın peşinden sürüklenip duracak. Yani Ayla hanım ben bu kabus nesnesinin 1000, 1500 yıldan önce geri dönmesini beklemiyorum.”
Ayla hanım Safire’nin bu sözleri üzerine ilk defa rahat bir oh çekti ve Safire’ye gülümsedi. Bir aydır süren işkenceden kurtulmuş olduğuna inanması için yine de bu geceyi kâbussuz atlatarak ikna olması gerekiyordu. Ayla hanım muayenehane kapısından hafifleyerek çıkarken aklında iki şey asılıydı. Bu akşam yine de en yakın arkadaşlarından birinde kalıp fazla güvenlikli dairesine gitmeyecekti. Bunu doktoru Safire hanım tavsiye etmişti. Diğeri de yarın hemen sürekli ziyaret ettiği o iyi mağazalara gidip bol bol alışveriş yapacaktı.
*
Safire muayenehanesindeki rutin işleri bitirip odasına çıktığında defterini alıp masasının başına geçti. Bir sağaltma seansı daha başarıyla gerçekleşmişti. Bu sanal aleme yolladığı 11. kopyasıydı. Bi gün hepsinin bir anda geri geleceğini hayal ederek sırıttı ve çayından bir yudum aldı.
—————————————
Genel, Kabus Silici Serisi kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Dadanık/Kâbus Silici-3

                                                                Dadanık- Kâbus Silici-3

                                                                

 

 

2008 yılında kullanıma giren dreamrecorder aparatı sayesinde rüyalar kaydedilmeye başlandı. Depresyonlu hastalarda ve sara gibi nörolojik rahatsızlıklarda manyetik uyarım tedavisine de eş zamanlı geçilmişti. Daha sonra Japon patentli Dreamtwin makinelerini rüyaları bölüşmek için kullandı. Bu sayede psikologlar hastalarını rahatsız eden kâbusları bizzat deneyimlemek şansına erişmişlerdi. Gece rüyalarına musallat olan kâbusları defetmek için iki yöntem vardı. İkisi de çok yeniydi. Birincisi hastanın beyni civarındaki manyetik alan gücünü biraz artırmaktı. Diğeri de beyne minik elektrik şokları vermekti. Bu arada tıpkı antibiyotiğe direnç gösteren ve mutant karakter kazanarak ilaçlara aldırış etmeyen bakteriler gibi kâbuslar da direnç kazanmaya başladıklarından seanslar bayağı zorlu geçmektedir. Psikolog Safire Kayacı hastalarını sağaltmada manyetik alan kullanan ekoldendir. Bu tür sağaltıcılara argoda Kâbus Silici adı verilmektedir.

 

 

  Kapının olmaması çok feci bir şeydi. Nermin Akıncı parmaklarıyla küçük ve eşyasız odanın hemen hemen her noktasını yoklamıştı. Bitkince ışığın ve havanın nereden geldiği belli olmayan odanın beyaz badanalı duvarlarına baktı. Zihni yatakta kocasının yanında yattığını biliyordu. Yandaki odada 12 yaşındaki kızları Yeşim uyumaktaydı. Ama fare deliğine tıkılmışlık hissi veren kuşatılmışlığı da gerçekti. Biraz daha sürerse ikinci bir panik dalgası yaşayacağını ve bunun kalbine yerleştirilmiş pile rağmen tehlikeli olabileceğini biliyordu. Sakinleşmek için elinden geleni yapmaktaydı. Şu ana kadar bildiği tanıdığı her türlü kâbus çok kısa sürmüştü. Arkandan biri kovalar, ayakların çok yavaştır, istediğin hızla kaçamazsın, en yakın arkadaşının maskesini takmış biri anlamlı anlamlı sırıtırdı. Çocukken Nesquik kutusundan çıkan o koca dişli tavsan maskesini takmış birinden kaçardı. O da çok sürmezdi. Bitmiyordu ama şimdi lanet olası odanın ısrarı. İnsan rüyasında ağlar mıydı? Hatırlıyordu. Çocukken. Ağlardı bazen. Yanaklarındaki gözyaşları hakikiye benziyordu. Serince. Sıvılara has akışkan.

  “Kimsin sen ya? Açsana kapıyı?”

  Boş duvarlar gülebilse şimdi sırıtıyor olurlardı. Nermin çaresizdi. Konuşarak korkusunu yenmeye çabalıyordu. Çok garip bir kâbus ortamının içindeydi. Yatak odasından yalıtılmıştı, ama her türlü nesnenin özelliğini normal halinde olduğu gibi hissedebilmekteydi. Parmağını beyaz badanaya sürüp ağzına götürdü. Çocukluktan bildiği tanıdığı badanaydı kokusu, tadı.  Ciğerlerine çektiği havanın bitebileceğine dair bir işaret yoktu, ama birazdan nefesinin sıkıştığını düşüneceğini biliyordu. Bunu kalbinin giderek daha çok atması ve sonunda belki de iflas etmesi takip edecekti.

  “Kimsin dedim? Ne istiyorsun benden?”

  Nefesi daralmaktaydı. Üçüncü büyük panik dalgası yaklaşıyordu. Kendini buna kapılmaktan alıkoyamıyordu.

  “Kimsin Allahın belası.” dedi Nermin son bir gayretle.

  Gözleri kararırken bir kuş sesi duyduğunu hayal etti. Hayal değildi. Hayır, hemen önünde duruyormuş gibi açık seçik duymaktaydı. Kuşlar cennetine misafir gidiyorum herhalde diye düşünürken yere yığılarak kendinden geçti.

 

*

 

  Safire Kayacı, hastasının yüzüne baktı. Nermin hanım kapalı oda şeklinde tezahür eden kâbus nesnesinin kara sularına girmişti. Kadının hücrelerindeki oksijen çoğaltılmıştı. Beyin hareketliliği de buna paralel artmıştı. Nabzı da. Şu anda 92’ydi. Metal başlığı takarak iki beyni aynı mahalle götürecek olan cihazı çalıştırdı. Gözle görebilecekleri bir kâbus nesnesi olmaması bir talihsizlikti. Meslektaşları aralarında bu tür dadanmalar için yoz mekan tabiri kullanmaktaydı. Safire Kayacı’nın bu alandaki ilk vakası olacaktı.

  Yavaşça kadının kâbus nesnesi tarafından sarmalandı. İçerisi çiğ bir aydınlıktı. Dörde beş metre ebatlarında eşyasız bir odaydı. Duvarlar modası geçkince pürtüklü badanayla boyalıydı. Nermin hanım hemen önünde duruyordu. Gözüne görününce irkildi, ama kim olduğunu görünce rahatladı.

  “Böyle bir yermiş demek ki, Nermin hanım?”

  “Evet. Dedemin evi dediğim gibi. Kendi elleriyle yapmıştı. Ev çok büyüktü. Diğer akraba çocuklarıyla saklambaç oynardık. Çocukluğumda, on iki yaşına kadar falan çok sık giderdik. Ninem sağdı o sıralar. Kötürümdü. Bir kanaryası vardı pencerenin kenarında. Onunla oyalanır dururdu. O öldükten bir gün sonra kanaryası da öldü. Birbirlerine çok bağlıydılar.”

  Nermin hanım evi bu yakınlarda müteahhite verdiklerine söylemişti. Safire bunu bilmiyormuş gibi, “Sonra?” dedi. Kadının çağrışımları rüya ortamında daha kuvvetli olabilirdi.

  “Aradan yıllar… Önce ninem, ardından dedem vefat etti. Ev yıllar sonra bana kaldı. Çok eskimişti. Müteahhite verdim. İki ay önceydi. Adam bir hafta kadar önce telefon edip yıkımın başladığını söylemişti.”

  Nermin hanımın gözleri çok kolay akla gelebilecek bu buluşu birdenbire yapıvermiş olmanın şaşkınlığıyla açılınca Safire gülümsedi. “Oda yıkılınca size taşındı yani.”

  “Nasıl olur ama?”

  “Tek varissiniz Nermin hanım.”

  “Nedir bu peki?”

  “Bir çeşit yamanma. Musallat olma yani. Eşyanın zihni yoktur ama. Odanın başka türlü bir izahı olmalı.”

  “Nasıl bir izah yani?”

  “Hafızanızı bir yoklayın. Sizden öncekilerin bildiği bir şey olabilir.”

  “Kuş sesi duydum her seferinde, kâbusun bitimine doğru.”

  “Bunun da bir anlamı olmalı.”

  Nermin hanım bütün gücüyle düşünmekteydi, ama gözlerinde bir sonuca varma parıltısı yoktu. Kadın unutmuştu besbelli. Kadın dört kâbus gecesinden sonra kendine gelmişti. Kalbi arızalıydı. Dördüncü kâbusta ölmesine ramak kalmıştı. Panik düşüncelerine ket çekiyordu. Safire uluslararası kongrelere katılmaktaydı. Şu ana kadarki bütün eşya tasallutunun ardında mutant zihinlerin tortuları bulunmuştu. Bu vakada da öyle olması çok büyük bir ihtimaldi.

  “Ben çok kısa bir süre bu yoz mekândan çıkıcam Nermin hanım.” Dedi safire. “Siz düşünmeye devam edin. Çocukluğunuza dönün. Bir şey… Mutlaka olmalı.”

 

*

 

  Nermin gitmeyin ben korkarım diye düşünmüş ama utancından sözcük haline çevirememişti. Bu arada bütün gücüyle düşünmekteydi. Çocukluğunda kalan sır yüklü şeylerin hepsi büyüdüğünde yetişkinler dünyasının sıradan edimleri haline dönüşmüştü. Arada endişeyle beyaz badanalı duvarlara bakmaktaydı. Kapısız bir mekânda olmak çok boğucu bir duygu vermekteydi. Kilidi kapalı bir hücrede insan manzarasız bir yerde bile olsa açılabilen bir kapıya umutla bakabilirdi. Burada kapalı kalmak çok başka bir şeydi.

  Kuş sesi duyulunca Nermin hanımın gözlerinin önünde bir görüntü belirdi. Artık yıkılmış olan evin oturma odasındaydılar. Dedesi ve annesiyle. Babası işte olmalıydı. Ninesi her zamanki koltuğunda uyuklamaktaydı. Sarı kanarya cikliyordu. Dedesinin yüzündeki korkulu bakış dikkatini çekmişti. “Gene geldi.” demişti. Annesi ona sus anlamına yorduğu bir işaret yapınca mutfağa açılan kapı tarafını işaret eden elini indirmişti adam. Gene geldi. Gene geldi.

  “Gene geldi.” dedi Nermin ve dört duvarın arkasını görecekmiş gibi bakarak sözlerine devam etti. “Evde bir şey vardı. Bir şey… Benden saklanan. Yaşım daha küçük olduğu için sanırım.”

  Nermin, Safire’nin onu duyduğunu varsayarak anlatmayı sürdürmekteydi. “Böyle zamanlarda odadakiler anlaşmış gibi sessizleşir, bu sessizlikte cıvıldayan kanaryamızdan başka geriye bir şey kalmazdı. Bir gün annem ananeme koltuğunda yeleğini giydirirken, napsın içimizden bir o görüyor demişti. Bunun dedemin o gün parmağıyla göstermek istediği şeyle ilgili olduğunu anlamıştım. Yaşım da 11 falandı. Bir daha öyle bir olaya denk gelmedim hiç, sonra da unutup gittim.”

   Nermin,yanında birdenbire beliren Safire’yi görünce gayri ihtiyari yana zıpladı.

  “Sizin haliniz ne böyle?”

  Safire eliyle sus işareti yapınca Nermin sesini çıkarmadı. Kadın garip bir şekilde hafifçe şeffaflaşmıştı.

  “Tüm anlattıklarınızı duydum” dedi Safire kendinden emin.

   Nermin bir şey keşfetmiş yüz ifadesiyle başını salladı.

   “Evet, sanırım kanaryamızın ötüşünü dinlemeye gelen biri vardı. Korkarım diye bana söylemedikleri.”

   “Bir adı var mıydı?”

   Bir isim vardı gerçekten de. Neredeyse otuz yılın ardından tek bir kez duyduğu ad beyninde parlayıverdi. Dadanık. Dedesi annesine fısıltıyla söylemişti. Saygı ve korku barındıran bir ses tonuyla.

   “Dadanık.”

   “Çok iyi. Şimdi ninenizi, kanaryanızı evle ilgili hatırladıklarınızı düşünün. Burası bir rüya ortamı. Siz düşündükçe o şey de materyalize olacaktır. Haydi başlıyoruz.”

  Nermin elinde televizyon uzaktan kumandasına benzeyen bir alet tutan Safire’ye baktı. Bu kadının ona alan ayarlayıcısı dediği şey olmalıydı.

  Nermin artık kanaryayı dinlemeye gelen kişiyle oda ilişkisinden emindi. Evleri çok eski bir kahvehaneye bakmaktaydı. Ninesi pencerenin kenarına yerleştirilmiş koltuktan en azından dışarıyı seyrederdi. Dedesinin bu kanaryayla nağmeleşip duruyor bizim hanım dediğini hatırlıyordu şimdi. Kanaryanın vücudu baştan sona sarı, sadece başının tepesi simsiyahtı. Adı da Osman’dı. Nermin birdenbire odanın ortasında belirginleşmeye başlayan kafesi görünce şaşkınlıktan gözleri kocaman açıldı. Safire hanım haklı diye düşündü. Geçmişin tortuları kalıba dökülüyordu.

 

*

 

  Safire odanın ortasında beliren yüksek sehpanın üzerindeki kafesi, içindeki hareketsiz ve sessiz kuşu ve daha geride koltukta oturan yaşlı kadını görünce içi umutla doldu. Bir sağaltma seansı seksen dakikadan daha uzun süremezdi. Başarılı olmak zorundaydılar. Yoksa beyne zarar vermemesi için tedaviye bir buçuk ay ara vermeleri gerekecekti. Kalp hastası olan Nermin hanımın birkaç kâbus daha kaldırabileceğini hiç tahmin etmiyordu. Geriye kalan son yirmi dakikaları hayat memat anlarıydı. Kadının kocasıyla, kızı muayenehanenin bekleme odasında heyecanla beklemekteydiler. İyi haber vereceklerdi onlara inşallah.

  “Kanaryanın sesi nasıldı Nermin hanım?”

  Kadının gözleri yaşlıydı. On beş sene önce ölmüş nineyi görmek kolay değildi. Fakat içinde bulundukları an da kaçırılacak zaman değildi.

  “Kanaryanın sesi Nermin hanım.”

  Kadın burnunu çekerek ona baktı. Aynı anda kafesteki kuş ötmeye başlamıştı.

  Safire yumruk yaptığı sağ eliyle en yakındaki duvara iki kere vurdu.

  “Buyrun içeri.”

  Ağdalı saniyeler aktı gitti. Kuş neşeyle şakımaktaydı. Safire eğer kadının ninesi konuşmaya başlarsa ne yapacaklarını düşünmekteydi. Birden hiç ummadığı birşey oldu. Kötürüm kadın yerinden doğruluverdi. Aslında bunu o yapmamıştı. Çünkü hala yerinde oturmaktaydı. Doğrulan başkasıydı. Dadanık. Nermin hanımın yüzünden kalbinin fazla mesaiye başladığı belli oluyordu. Safire hızla konuya girdi.

  “Ne istiyorsun söyle?”

  “Boş odaları sevmem ben.”

  Sesi sıradan yaşlı bir erkek sesiydi. Görünüşü de öyle. Kısa boylu, tıknazca bir adamdı. Nermin hanıma şok efekti yapacak devasa bir görünüme sahip olmamasını kendileri lehine bir şans saymaktaydı.

  Safire Nermin’e bakarak parmağıyla konuşma işareti yaptı. Kadının yüzü bembeyaz olmuştu. İnşaallah bayılmayacak ya da kalp krizi geçirmeyecekti.

  “Kuş çoktan öldü.” dedi Safire. “Dede de, nine de.”

  “Nermin var ya.”

  “Nermin çok hasta. Odan cansız kalacak yakında. Beni al.”

  Yan gözle Nermin hanımın yüzündeki itiraz çizgilerini taradı. Parmağını tekrar dudaklarına götürdü.

  “Neden seni alayım?”

  “Sağır mısın sen? Ben hem daha gencim, hem daha sıhhatliyim.”

  Sessiz saniyeler gerilim yüklü olarak akmaktaydı.

  Safire saatine baktı. Altı dakikaları vardı.

  Dadanık’ın yüzündeki tereddüt ifadesi umut vericiydi ama belli olmazdı.

  “Kadın iki kriz geçirdi. Üçüncü de ölecek gidecek haberin olsun.”

  “İyi o zaman.”

  “Aç kapıyı önce, Nermin hanım çıksın.”

  “Ya sen de kaçarsan?”

  “Rüyaların tapusu sende, tekrar musallat olursun kadına.”

  Dadanık kendinden eminlikle memnun memnun sırıttı. Birkaç saniye sonra Nermin hanımın solundaki duvarda normal ebatlarda bir kapı belirdi. Aralık durmaktaydı.

  “Çıkın Nermin hanım. Biraz çabuk lütfen.” dedi Safire.

  Nermin hanım sandığından hızlı bir hareketle dışarı çıkınca kapı yok oldu.

  “Eh, kaldık mı başbaşa.”

  Safire gülümseyerek adama baktı ve başıyla olumladı. Arkasında tuttuğu alan şiddeti tarayıcısını parmağıyla son kerteye kadar sürdü. Sonra sağ elini burnuna götürerek nanik işareti yaptı.

 

*

 

  Nermin hanım uyandığında başucunda duran Safire’yi görünce şaşırdı.

  “Siz ne zaman çıktınız?”

  “Hiç içerde değildim ki.” dedi Safire.

  “Sonsuza kadar hiç yaşlanmayacak, hastalanmayacak, kuş sesi dahil herşeyin taklidini yapabilecek bir software, yani benim holografik kopyamla uzayda bir yerlerde dolanıp duracak.”

  “Bitti mi yani kâbuslar?”

  “Bitti merak etmeyin.”

  “O yarı şeffaf hal kopyanızdı demek.”

  “Evet. Sağaltma seanslarında birer kopyadan yararlanabiliyoruz. Odada çıkacak tek delik olmayınca beklenmedik bir olayda ikinci bir müdahele yapabilmek için içeri kopyamı salmam gerekmekteydi.”

  Nermin hanım dalgınlaşmıştı. Seans öncesi kabarıp alçalan göğsü normal ritmine kavuşmuştu.

  “Neydi bu dadanık. Anladınız mı siz?”

  “Dedeniz evi inşa ederken bir şekilde içerde kalmış bir enerji çeşidi denebilir. Kuş sesini dinliyordu. Kuş yokken de vardı mutlaka. Kendine bir aile bulmuştu. Size yamamıştı kendini. Sonra tek mirasçı kaldınız. Evi yıkıma verdiniz. Kiracı gelse onlarla oyalanabilirdi pekala. Olmayınca bu yüzden size dadandı.”

  “Ninemi görmek…”

  Kadının gözleri dolmuştu tekrar. Bu defa sevinçtendi. Safire kadına sarıldı ve “Haydi kalkın ve bekleme odasında bekleyen eşinize ve kızınıza iyi haberi verelim. Kimbilir ne kadar gergindirler şu anda.” dedi.

  Safire kadına ölümün ne kadar yakınından geçtiği söylemeyecekti. Dadanık onu rüyalarında saatlerce kapalı yerde tutmaktaydı. Bu zaman göreceliydi. Rüyasında bir iki dakika gibi geçiyordu. Korkunç bir şeydi.

  Kadın doğrulup kendine çeki düzen verdi. Birlikte odadan çıktılar.

  Safire üst kattaki küçük çalışma odasında raporunu tutmaktaydı. Son cümlesi bayağı artistikti. “Holografik ikizim şu anda kainatın kimbilir hangi köşesinde. Benden uzun varkalacağı kesin.”

 

Ezgi Gürçay

                                             —————–

 

Dadanık’a Ek: Bu dedem ve vefat eden ananemden ördüğüm bir hikaye. Ananemin sarı tüylü ve siyah başlı kanaryası Osman, onun vefatından bir kaç gün sonra ölmüştü. Evimizde Dadanık filan yoktu fakat hikaye paranormal seyir göstereceğinden bu kısmını kurguladım. Tanıdık malzemelerle örmek yazarın işini kolaylaştırıyor. İnsanların bir çoğu rüyalarında odadan odaya açılan evler görürler. Benim çok sık gördüğüm rüyalardandır. Olmayan bir odaya hapsolma fikri buradan gelişti. Yarı anı yarı kurgu ve fantezi ürünü olan bu öyküyü ben beğenerek yazdım.

Kabus Silici Serisi, Öykü kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Kâbus Silici-2

                   Beni Sen Öldürdün

               Kâbus Silici-2  

                                        

2008 yılında kullanıma giren dreamrecorder aparatı sayesinde rüyalar kaydedilmeye başlandı. Depresyonlu hastalarda ve sara gibi nörolojik rahatsızlıklarda manyetik uyarım tedavisine de eş zamanlı geçilmişti. Daha sonra Japon patentli Dreamtwin makinelerini rüyaları bölüşmek için kullandı. Bu sayede psikologlar hastalarını rahatsız eden kâbusları bizzat deneyimlemek şansına erişmişlerdi. Gece rüyalarına musallat olan kâbusları defetmek için iki yöntem vardı. İkisi de çok yeniydi. Birincisi hastanın beyni civarındaki manyetik alan gücünü biraz artırmaktı. Diğeri de beyne minik elektrik şokları vermekti. Bu arada tıpkı antibiyotiğe direnç gösteren ve mutant karakter kazanarak ilaçlara aldırış etmeyen bakteriler gibi kabuslar da direnç kazanmaya başladıklarından seanslar bayağı zorlu geçmektedir. Psikolog Safire Kayacı hastalarını sağaltmada manyetik alan kullanan ekoldendir. Bu tür sağaltıcılara argoda Kâbus Silici adı verilmektedir.

 

        Figen Karaca bakışlarını LCD ekrandan çektiğinde arabanın hemen önünde duran çocuğun korkuyla açılmış iri gözlerini gördü ve köküne kadar frene bastı. Önündeki sarı Reno nedeniyle yavaş gitmekteydi. Düşünceleri bir yere dalınca araları açılmış, mavi önlüklü kız kadar kendi poposu da bu sayede kurtulmuştu.

 

  Motor istop etmişti. Siz yine hâlâ ananızın margarini mi kullanıyorsunuz? Figen radyo düğmesini kapatırken mazide kalan bir reklamı duyduğunun farkında değil gibiydi. Sağ kaldırımda yürüyen bir grup öğrenci kıl payıyla atlatılan kazayı seyretmek için durmuşlardı. Bir an aralarında tanıdık bir yüz seçtiğini sandı.

  “İyi misiniz hanfendi? Çocuk birden yola çıktı. İyi ki yavaş gidiyordunuz.”

  Figen aracının penceresine eğilmiş esnaf tipli, görmüş geçirmiş yüzlü orta yaşlı adama bakıp başını salladı. Atlatmıştı tehlikeyi bir şekilde. Kaldırımda gördüğü tanıdık yüzü unutmuştu şimdi. Kapıyı açıp dışarıya çıktı. Kahverengi saçlı kız taş çatlasa sekiz yaşında filandı. Kıyafeti temiz ve yeniydi. Yanında biri olması gerekmez miydi?

  “Annesi geliyor.”

  Gelen annesi değildi.

  “Ne oldu burada?”

  Boyama sarışın saçlı, tombulca kadın adamın anlattıklarını dinlerken Figen kıza doğru eğildi. “İyi misin?”

  Kız robot gibi başını sallayınca Figen korktu. İnşallah çocuk bir şok filan geçirmiyordu.

  “Adım Ayten. Öğretmenim. Şuradaki ilkokulda. Bu kız öğrencim. Adı Serpil.”

  Arkada duran arabalar klakson çalınca Ayten hanım otoriter birşekilde onlara baktı ve “Beş dakka bekleseler…” dedi. Figen’e döndü. “Kızın bir şeyi yok. Belki biraz korkmuştur. Ben onla ilgilenirim.”

  Figen kadına minnetle gülümsedi.

 “Teşekkür ederim.” dedi ve arkada klakson çalanları daha da bekletmeden aracına giderek motoru çalıştırdı.

   Figen, Pınar’ın numarasını ikinci kez de boşuna çaldırınca telefonu yerine bıraktı. Arkadaşı eve gelmemişti henüz. Figen bugün işten bir saat erken ayrılmıştı. Babasından kalan ve araba kiralama işlemlerinin yapıldığı bir şirketin dokuz senelik işletmecisiydi.

  Oturduğu koltukta iyice kaykılarak gözlerini yumdu. O kız çocuğu açık ya da kapalı her saniye gözlerinin önündeydi. Zamanında başını kaldırmamış olsaydı şimdi evinde olamayacaktı kuşkusuz.

  Üç ay önce son petrol krizinin artçı dalgaları nedeniyle benzine bağımlı sektörlerde hafif bir sarsılma yaşanmıştı. Yaptığı işten dolayı fiyatlarıdaki en ufak oynama onları da etkilemekteydi. Evine dönerken aklı biraz bu ekonomik grafiklerdeydi ve arabayla ansızın yola fırlayan bir kızı pestile çevirmesine ramak kalmıştı.   

 Figen radyodaki o nuh nebiden kalma tuhaf reklam metnini hatırlamaya çalıştıysa da başaramadı. Küçük kız sağsağlim evine ulaşmıştı. Ve tüm çocuklar gibi yatacak kalkacak ve ertesi gün herşeyi unutmuş olarak okula gidecekti. Önemli olan buydu.

  Şimdi Murat burda olsaydı herşeyi anlatırdı. Kocası Murat annesinin rahatsızlığını haber alıp dün gece apar topar Aydın’a gitmişti. Sabah on birde attığı mesajda durumunun iyi olduğunu bildirmişti. 65 yaşındaki kadın şeker komasına girmişti. Birkaç test yapılması gerekmekteydi. Şu anda hastanedeydiler mutlaka.

  Figen bir zamanlar kendinin de sabahçı, öğlenci olduğu zamanlar olduğunu hatırladı. Onun da akşama doğru 17:00 de çıktığı olurdu. Ve o kız da öğlenciydi. Hava daha kararmamıştı. Öğretmeninin söylediğine bakılırsa evi de yakındı. Annesi belki bu olayı işittikten sonra birkaç gün Serpil’i kendi okula bırakıp almak isteyecekti. Sonra yine tek başına çıkacaktı yollara. Şimdi kendisinin şirkette bütün sorunlara karşı tek başına durması gibi.

  Televizyonun arkasının dönük olduğu duvarda baktı. Murat bu eve taşındıkları sene tüm ailenin fotoğrafını asıştı. O gün iki kere çekiçle çiviyi tutan parmağını yaralayıp parmağını ağzında emerek acıyı nötralize etmeye çalıştığı o gün, biz de evli çiftler gibi birbirimizden çok televizyona bakmaya başlarsak en azından bu fotoğrafları görebilelim demişti. Beş yıl önceydi. Zamanları göreceli daha boldu. Şimdi Murat işi başından aşkın bir avukattı. İkisinin de ne televizyon, ne de aile resmi izleyecek zamanları vardı.

  Annesi Figen’e doğum yaptığında 38 yaşındaydı. Ailenin tek çocuğu olmanın ne kadar avantajı varsa bol bol yararlanmıştı. Babası İstanbuldaki işini ona devredip, bu yaştan sonra annenle bana sakin kasaba hayatı yaraşır demiş ve Dalyan’a yerleşmişlerdi. Arada bir orada tanıştıkları genç bir ailenin beş yaşındaki kızlarından bahsedip dolaylı olarak torun dileklerini hissettiriyorlardı. Figen ikisinde de bir rahatsızlığa raslanmadığı için işi soyaçekimle açıklamaya karar vermişti. Ailede geç çocuk sahibi olunmaktaydı.

  Gözlerini açtığı yer tanıdık bir mekândan defalarca kopyalanmış gibi duran bir odaydı. Bu nedenle hemen çıkartamıyordu nerede olduğunu. Solunda yedi cücelerin evinin kapısına benzer kapıcık vardı. Bu kapıyı nereden… Tam o sırada da beyaz yağlı boyalı kapı açıldı. Kapının gerisindeki kimsenin minik gölgesi içeri girdi.

 “Sen gözüme…sen gözüme o çomağı sokmasaydın ölmiycektim ben.”

  Figen sapsarı saçları omzuna dökülen kıza baktı. Kimdi bu? Kız başını kaldırıp gözlerini içine baktığında tanıdı onu. Gözleri masmaviydi. Oldukça güzel bir kızdı. Ama ölü biriydi adını bir türlü hatırlamadığı kız.    

  Figen kızın annesinin yüzünü de hatırlıyordu şimdi. Sanırım kız annesine çok benzediği içindi. Kim arkadaşının velisini bunca yıl sonra hatırlardı ki? Kadın oldukça uzun boylu ve geniş omuzluydu. Otorite ışıyan, biraz somurtkan bir görünüşe sahipti. Bu da güzelliğe inen yassılaştırıcı bir çekiç gibiydi. Kız büyüyünce ona benziyecek diye düşündü Figen elinde olmadan. Tabii kızın büyümesi mümkün değildi. Çünkü 5 yaşındayken bir trafik kazasında ölmüştü.

  “Hepsi…Hepsi senin yüzünden.”

  Kız yaklaşınca mavi gözlerinden birinin beyazının artık kanla boyanmış olduğunu gördü. Bu göz biraz şehla da bakmaktaydı. Evet çünkü o göze kocaman bir çomak girdi. Girmedi de, sıyırdı. Benden iyi kim bilecek. Sopa elimdeydi. Kız 1985’de arkasında long vehicle yazan bir yük kamyonunun altında kalarak ölmüştü.

  “Sen büyüdün, ben bak bu boyda kaldım. Şimdi senin kısalma zamanın. Anladın mı? Senin sıran geldi. Senin sıran.”

  Figen gözlerini açtığında oturma odasının bildik görüntüsüne baktı. Halının üzerinde hâlâ rüya kırpıntıları vardı. Üç adet mavi ve bir adet turuncu bilye gözünü onlara dikince silinip gittiler.

  Şimdi senin kısalma zamanın.

  Figen doğrularak sokak kapısına doğru yürüdü. İki kilit kapalı ve sürgü sürülüydü. Sezgileri başka kapıdan girdiler tatlım diyordu. Maziden ansızın fışkıran ikaz habbecikleri.Mutfağa çay koymaya gittiğinde bir başka şey öne çıktığından unutmuştu varlıklarını.

  “Başak.”

  Musluğu çeviren eli donup kaldı. Rüyasında gördüğü kızın adı  Başak’tı. Çeyrek yüzyıl önce kazada ölmüştü. Ve şimdi böyle ansızın rüyasına girmesi… Ne demekti bu? Kötü şeyler sezen yanı basbağırdı. Musluğu kapatıp geriye baktı. Kapının ağzında birini göremeyince içi rahatladı. Neşesini, yaşama sevincini kısaltan korkunç gün ve gece kâbusları böyle yumuşak bir girişle başlıyordu. Tıpkı basit bir sıyrıktan içeri giren tetanos bakterileri gibi.

 

*

 

 

   Safire metal başlığını taktı ve  Figen hanımın kâbusistanına ayak bastı. Hastasının beyin dalgaları saniyede 11’lik tura gelmişti. Alfa dalgaları. Hücrelerdeki oksijen artırılmıştı. Rüya makinesi beyinde görüntü duyarlı bir çeşit hafif epilepsi hali yaratmaktaydı. Böylece rüyalar hem görüntülü olarak kaydedilebilmekte, hem de uzman doktorun anında müdahalesi söz konusu olmaktaydı. Kadının esas bedeni  laboratuvardaki yatağında uyku halinde yatmaktaydı. Tryptophan kullanarak kadını doğal uyku haline geçirmişti. Zihni uyarılmıştı. Düş kapısı aralanık durumdaydı yani. Kadının düş ortamında hareketli olan sanal sureti poposona çok küçük gelen alçak bir sandalyede oturmaktaydı. Odanın bir duvarına yerleştirilmiş panoda çeşitli çocuk işi çizimler asılı durmaktaydı. İlerdeki dikdörtgen biçimli uzunca masanın üzeri mavi beyaz pötikareli bir masa örtüsüyle kaplıydı. Figen hanımınki dahil 5 pembe sandalye, 5 de mavi sandalye  vardı. Anaokulu sanal alanda yeterince temsil edilmekteydi. Başlayabilirlerdi.

  Yetişkinler için pek büyük olmayan odanın iki kapısı vardı. Bunların beyaz olanı kâbusu içeri buyur eden, siyahı da defeden kapıydı. Beyaz kapı korku filmlerine özgü bir şekilde gıcırtıyla öne doğru açıldığında Safire fazla şaşırmadı. Kâbusların mutant virüsleri eylemlerine insanların beyinlerinden sağdıkları çeşitli efektler eklemeye başlamışlardı.

  “Gözümü kırpıştırınca bile acıyor.”

  Gözün yerinde kıpkırmızı bir bilyeyi andıran topcuk vardı. Kenarlarında çapaklar birikmişti. Kız gözünü kapatıp açtıkca gözyaşına benzeyen, ama koyu sarımsı bir cerahat yanağına süzülüyordu. Bir çubuk bu kadarını yapmış olabilir miydi?

  Kâbus nesnesi sarı saçlı kız  bir iki adım yaklaştığında Figen  olduğu yerde büzülmüştü. Safire, Figen hanımla yaptığı konuşmalarda 6 ay önce bir arabayla kaza yapmanın eşiğinden döndüğünü ve ardından bu kâbusların başladığını öğrenmişti. O zamandan bu yana her gece anaokul arkadaşı olan bu kız tarafından şiddetle rahatsız edilmekteydi. Son bir ayda kadın on beş kilo zayıflamış ve çalışamaz hale gelmişti. Uyku hapları da mutant kâbusu engelleyememekteydi.

  Figen, Başak’a bir şeyler dedi, ama sesi çok cılızdı. Safire ondan taş çatlasa ancak 4 metre uzaktaydı.

  Safire elindeki uzaktan kumandayla ortamın alan gücünü ayarladı. Şımarık hayalet kızın yaşı nedeniyle fazla direnç göstermeyeceğini umuyordu. Manyetik alanı azıcık artırdı. Azami gücün dörtte üçündeydiler şu anda. Teknolojideki yeni gelişmeler sayesinde psikologlar hastalarını rahatsız eden kâbusları bizzat deneyimlemek şansına erişmişlerdi.

  Beyaz kapı ikinci bir gürültüyle aralandı. Adı Başak olan ölü çocuğun elinde ve dizlerinin üstünde kalan eteğinden görünen bacaklarında derin sıyrıklar vardı. Şimdi en güçlü kozlarını masaya bırakıyor ve  Figen’in vicdan tezgâhını çökerteceği en okkalı kartları açıyordu.

  “Bak dizlerime. O kamyon beni altına aldığında önce baldırımdan bir et kopardı. Kolum arkaya bükülerek ters döndü ve kırıldı. Tekerlek yan taraftan yüzüme çarpıp beni savurduğunda bütün dişlerimi acı vitamin hapları gibi yutmuştum.”

  Safire, Figen’ e baktığında durumun ciddiyetini anlamıştı. Kadın sandalyede hüngür hüngür ağlamaktaydı. Sürekli ben yapmadım, ben yapmadım demekteydi. Safire manyetik alan gücünü yavaşça azami seviyeye getirdi. Tahmin ettiği gibi bu kız kılığındaki şey mutant bir kâbustu. Bunlar yeni teknolojiye ayak uydurmuş tekinsiz varlıklardı. Yokedilmeleri bayağı zor olmaktaydı.

  Birden içeriye üç kişi giriverdi. “Boşuna ben yapmadım deme. Şahitlerim de var. Bak.”

  Orta yaş başlarında bir kadın, sarı kısa saçlı bir kız çocuğu ve o kızın yanında duran şişman siyah saçlı bir çocuk. Figen’in gözleri dehşetle büyümüş, ağzı da felce uğramış gibi açılmıştı. Haykıracaktı herhalde. Safire manyetik alanı başka bir moral alanıyla desteklememiz şart diye düşündü.

 

*

  Figen öğretmeni Nursel hanımı görünce, “Ben yapmadım öğretmenim.” dedi. Ama kadının yüzündeki donuk ifade değişmemişti. Başak’ın gözüne çubuğun girdiği gün ona odaya kapatma cezası vermişti bu kadın. Şimdi onu dinleyip de hak verir miydi?

  “Güneş’e söz verin öğretmenim” dedi Başak Nursel hanıma doğru dönerek.

  “Evet öğretmenim.” dedi Güneş. “Ben gördüm olanları. Figen çubuğu kaldırdı ve çubuk Başak’ın gözüne girdi. Öyle değil mi İhsan.”

  Güneş denilen kız suratında şaşkoloz ifadeyle etrafını seyreden  çocuğun omzuna eliyle vurduğunda çocuk robot gibi ardarda kafa salladı ve ifadeyi tasdik etti.

  Figen etrafına bakındı. Onun şahidi filan yoktu. Aklına gelen sözleri söyleyemeden unutuyordu. Aynı o gün gibi. O gün hatasız olduğumu söylemediğim gibi diye düşündü.

  İşte o zaman bir şey oldu. Doktoru Safire yaklaşarak öğretmene iki metre karşısında durdu. Figen, Başak’ı kapının girişinde görür görmez Safire’nin varlığını unutmuştu. Fazla umutlanmaya korkarak Safire’ye baktı. Safire kadına uzaktan göz kırparak bana bırak anlamına bir işaret yaptı.

  “İzin verin de konuşayım öğretmen hanım” dedi Safire kâbus nesnesi kadına bakarak.

  “Siz de kim olarak bulunuyorsunuz burda?”

  Safire koltuktaki Figen’e işaret ederek “Ben Figen hanımın doktoruyum. Adım Safire Kayacı. Onu temsilen burdayım.” dedi. Hastamı müdafaa etmek istiyorum. Görüyorsunuz ki öğrenciniz Başak’ın yeterli sayıda şahidi var.”

  Kadın emin olmak ister gibi çocuklardan tarafa baktı ve sonra Safire’ye döndü.

  “Hastanızı savunmak en tabii hakkınız. Fakat siz o gün orda bile değildiniz. Hastanızın sözlerine dayanarak yapılan bir savunma geçersiz sayılır takdir edersiniz ki.”

  Safire kadına elindeki ses alıcısını uzatarak devam etti.

  “Evet. Ama hastamı muayene ederken anlattıklarında kopukluklar olduğunu tespit etmiştim. Hipnoz bizim işimizin parçası. Bana verdiği bilgiler bu nedenle sağlam ifadelerdir. Herşey bir kaza sonucu gerçekleşti.”

  Burnu ortasından kopup düşmek üzere olan Başak haykırarak araya girdi. “Hayır öğretmenim. O gün o çubuğu gözüme soktu ve benim gözüm kapandı. Ertesi gün karşıdan karşıya geçerken gelen kamyonu gözümü oğuşturduğum için göremedim ve altında kaldım.”

  Öğretmen iki tarafı da his belli etmeden dinlemekteydi. Safire çözümün mahkemenin alacağı karara bağlı olduğunu anlamıştı. Verilen hükme göre kız ve diğer mutant kâbuslar ya o siyah kapıdan çıkıp defolacaklar ya da Figen hanımın yakasına yapışmaya devam edeceklerdi. Bir kâbus silme seansı hastanın beynine zarar vermemek için en fazla seksen dakika sürerdi. Şu anda 64. dakikadaydılar. Acilen yeni bir taktik geliştirmeleri lazımdı. Aklına ilk gelen onların safında yer alacak bir şahitti. Tek sorun Başak’ın öğretmen ve arkadaşları gibi olmayan, yani etkisi altına alamayacağı birini bulmaktı. 

  “Figen hanım, bize acilen sizin yanınızda olacak bir arkadaş lazım. Böyle biri var mıydı? Sizi çok seven. Bu küçük cadının etkisine girmeyecek biri?”

  “Kim olabilir ki. Etkilemeyeceği. Hatırlayamıyorum ki.”

  “İyi düşünün. Anneniz, babanız olamaz. Orada, anaokulunda olan biri lazım ve Başak’ın ele geçiremeyeceği biri.”

  Figen’in moralce çökmüş yanı ağlamak, hıçkırmak ve yalvarmak istiyordu. Suçsuzdu. Çubuk çamurluydu. Çocuklardan biri birşey göstermek için onları çağırdığında halka haline gelmişlerdi ve çamur yanında duran çocuğun pantolonuna bulaşmasın diye Figen sopayı havaya doğru kaldırmıştı. Halkayı yarıp da gösterileni göremeyen Başak da o zaman arkadaşlarının sırtına abanarak ortada ne varsa bakmaya çalışmış, ucu göğe bakan çubuk da göz kapağına değmişti. Yine de ceza almıştı yıllar önce. Sırf kız tanınmış bir aileye mensup diyeydi. Annesi öyle demişti sonra. Mücadele et diyen yanıysa inatla o gün düşten uyandığında halının üstünde gördüğü bilyeleri hatırlatmaktaydı. Ne alakası vardı şimdi? Kadın tam bunu doktora anlatacağı sırada kaza anında kaldırımda gördüğü ve unuttuğu yüzü hatırladı. Ve de o maziden gelen reklamı.

  “Siz hâlâ ananızın margarini mi kullanıyorsunuz. Radyoda… Reklam. Bir ara dalmıştım biliyorsunuz. Kaldırımda öğrenciler vardı. Bir yüz.”

  Figen hayretle durakladı. O yüzü ve halıdaki bilyeleri çözmüştü birden.

 “Ama o reklam öyle değildi ki.” dedi Safire. “Annenizin olacak. Yıllar önce. Bir ilinti var sanırım. Öyle değil mi?”

  Kadın yüzündeki ifadeyi doğru okumuştu.

  Figen başını salladı. “Ali Kemal. Onla bir gün bilye oynarken garip bir durum…”

  Figen çeyrek yüzyıl arkada kalan yerdeki kıpırtısız su yüzeyinde maziyi seyrediyordu. Çocuğun saçları siyahtı. Cildi beyaz ve parlaktı. Bakışları cin gibi parlamaktaydı.  Ama o ilkokula giderken kopmuş bir elektrik teline yapışarak ölmüştü.

  Figen o an o çocuğu tamamen hatırladı. Bahçelerindeki bilye oyununu da. O gün nerden türediği belirsiz dört bilyeyi ne yaptıklarını da. O bilyeler aralarında ufak bir hatıraydı. Figen bunların hepsini yıllardır düşünmemiş olduğunu hatırlayınca şaşkınlıkla ağzı açıldı. İçini bir ümit kaplamıştı. “Ama o bana cevap verebilir mi?”

  Safire yüksek sesle söylenen bu son cümleyi duymuştu. Kadının doğru iz üstünde olduğundan emindi. Öne doğru eğilerek akla ilk gelen en doğru cevaptır dedi.

  İşte o zaman kız büzüldüğü koltuktan fırlayarak ayağa kalktı. “Ali Kemal’in dinlenmesini istiyorum.”

  Beyaz kapı üçüncü ve bu kez gıcırtısız bir şekilde açıldığında Safire de saatine baktı. İnşallah doğru kişi gelmişti.

  Siyah önlüklü kolalanmış beyaz yakalı çocuk içeri geldi ve tam ortada durdu. “Burdayım. 999 Ali Kemal Yurdakul.”

  Çocuğun oldukça aydınlık bir yüzü vardı. Figen sevinçle gülümsedi.

  “Ali Kemal. Sensin.”

  “Figen, çok büyümüşsün.”

  Figen karşısında duran çocuğun aklında kalan son halini inceliyordu. Onu duyup gelmişti. Ali Kemal asla yalan söylemezdi ve o bir ölüydü. Onun enfekte olma ihtimali var mıydı acaba. Bir yandan Safire onu görmesinin bu durumla bağlantılı olduğunu söylemişti.

  Çocuk aklından geçenleri anlamışcasına “Bir sorun mu var?” diye sordu.

  “O gün o dört bilyeyi görmüştüm. Korktum. Söylemedim sen diğer arkadaşlara anlat dediğinde. Ellerimizle yakalamaya çalışmış ve onlar sanki rüzgar gibi avucumuzdan sıyrılıp gitmişti. Sonra baktığımızda yine çimenlerin içindeydiler ama tekrar denediğimizde yine avcumuza alamamıştık.”

  Safire zaman kaybının sırası olmadığını düşünüyordu. Ama bu konuşmanın çocuğun işlevi için gerekli olduğunu seziyordu. Bu ikiliyi küçükken birbirine sağlamca bağlayan bir şeyler olmuştu.

  Çocuk eliyle avutmak ister gibi Figen’in omzuna dokundu. “O bilyeler sihirli gibiydi. Ve sadece ikimiz görmüştük. Şimdi sana nasıl yardımcı olabilirim anlat.”

  Figen sonra Başak’ı göstererek onlanları yıldırım hızıyla anlattı. Çocuğun yüzünde çok sakin bir hal vardı. Kâbusun ona bulaşamadığını gören Safire tekrar umutlanmıştı.

   “Bana yardım et Başak’ı, şaşkın öğretmeni ve iki yalancı şahidini def edelim.”

  “Aptal Ali Kemal mi sana yardım edecek? Elektrik telini tutup kıçını kömür yapan ahmak mı? Hah hah ha…”

  Ali Kemal çocuk halini aşan bir bilmişlikle alaylara aldırmadan sırıttı ve pantolonun cebinden dört bilye çıkardı. “Bak burdalar.”

  Figen umutla başını çevirip Safire’ye baktı. Kadın gülümsedi ve “İki dakikamız var.” diye fısıldadı.

   “Şu mavi bilye şaşkın öğretmen hanıma.”

   Bilye karnına çarpınca Nursel hanım garip bir çığlık koyuvererek hızla yapıbozuma uğradı ve ufalarak gözden yitti gitti. İkinci mavi bilye İhsan’ı, üçüncüsü de Güneş’i silmişti odadan. Başak ağza alınmayacak küfürler ve tehditler savurmaktaydı. Yüzünden çok korktuğu belliydi.

  Ali Kemal son bilyeyi fırlatmadı ve Figen’e uzattı.

  Figen bilyeyi alınca yokladı. Sertliği normal bilyelere benziyordu. Safire’ye baktı.

  “Verin bilyesini gitsin. Son kırk saniye.” dedi.

  Figen ayağa kalkıp korkuyla kendine bakan Başak’ın yanına gitti. Kızın sağ bileğini tuttu ve turuncu bilyeyi avucuna bıraktı.

  “Ben senin gözünü acıttım. Bu olağanüstü bilyeyle ödeştik. Tamam mı?”

  Başak’ın  gözleri yaşlıydı. Figen’in yanakları da ıslanmıştı. Bu arada Ali Kemal yokolmuştu, ama henüz farkında değildi.

  “Tamam mı dedim?”

  “Tamam.”

  “14 saniye Figen hanım.”

  Figen kızın sol elini tutarak siyah kapıya götürdü. Sandığının aksine kız kapıyı kendi açıp tek bir kelime söylemeden dışarı çıktı. Figen kapıyı örterken Safire’nin muayenehanesinde gözlerini açtı. Safire’nin yüzü gülüyordu. Olmuştu galiba.

 

*

 

  Hastası gittikten bir saat kadar sonra raporunu yazıp bitiren Safire 

son cümleyi meslektaşlarının nasıl bulacağını düşünmekteydi.

Mevcut olmayan bilyeler sayesinde, işlenmemiş bir suçun diyeti ödendi.

 

                                   ——————–

 

Ben Sen Öldürdün’e Ek: Serideki bu ikinci öykü benim anlatıp anlatıp bitiremediğim bir anının tezahürü biraz da. Anaokulunda bir arkadaşımın gözüne o çubuğu istemeden soktuğumda tüm gün kapatılma cezası almıştım. İstemeden yaptığımı anlatmış olmadığım için herkes benim bilerek yaptığımı düşünmüştü. Bu hikayeyi yıllarca anlatmış oma sebebim bu olmalı. Cezaya kapatılığım odada gelip geçen öğretmenler niye böyle bir şey yaptın demişlerdi. 4, 5 yaşlarında bir çocuk neden anlatmaz ve susar bilmiyorum. Belki yanlışlıkla da olsa hasar verme nedeniyle bir suçluluk duygusu. O arkadaşım bşr kamyonun altında kalmadı tabii. Burası öyküdeki travmayı şiddetlendirmek için uyduruldu. Bu öyküyü yazdığıma çok memnunum. Hem çok sevdim hem artık aynı hikayeyi dönüp dolaşıp anlatmıyorum. Eğer bu bir ihtiyaçtıysa öykü malzemesi çok demektir, sevinerek söylemeliyim. Bu olayı dışındaki bir çok şey fantezi ürünü yine. Bilyeler ve elektriğe kapılan ilkokul arkadaşım hariç. Onu burda anabildiğim için mutluyum.

  

Kabus Silici Serisi, Öykü kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum bırakın