Kâbus Silici 6 yayında

Ağustos 15, 2010 - 8:59 pm No Comments

Serinin en ilginç sayılarından biri olduğunu düşündüğüm 6. bölüm Kayıp Rıhtım sitesinde yayınlandı.

http://oyku.kayiprihtim.org/kabus-silici-6-lutfen-geri-donme-ezgi-gurcay/

Not: Kâbus Silici 6. bölümden itibaren bir sonraki bölümle ilintili olarak ilerleyecek. Önceki bölümler kendi içerisinde ayrı bir hikayeyken yeni bölümler bir seri haline geldi. Kâbus nesnelerinin rüya aleminden taşarak dünya alanına inişleri için okumaya devam edin.

1. Avrupa Öykü Yarışması Sonuçlandı

Haziran 10, 2010 - 1:15 pm No Comments

1.      Avrupa Öykü Yarışması Sonuçlandı

p

12 yıldır Hollanda’da aylık yayımlanan Platform ve Kadın Dergisi’nin birlikte organize ettiği yarışmaya bir yenisi eklendi. 6 senedir Avrupa genelinde düzenlediği şiir yarışmaları ile bir marka haline gelen Platform Dergisi, Avrupa Öykü Yarışması  düzenleyerek bir ilke daha imza attı.
Platform ve Kadın Dergisi’nin 2010 yılında düzenlediği 1. Avrupa Öykü Yarışması’na Avrupa, Türkiye ve dünyanın çeşitli ülkelerinden 115 öykü ile büyük bir katılım oldu.

Birinciliği Az Pişmiş Gerçeklik ve Çorba Ruhu adlı öyküsüyle Nazan Bilen kazandı.
İkinciliği Tütün Kolonyası adlı öyküsüyle Kadriye Bakşi kazandı.
Üçüncülüğü Birinci Cümle adlı öyküsüyle Ezgi Gürçay kazandı.

3 kişiye mansiyon ödülü verildi.

Alper Bilgili – Bahtsız Zeynep ve Nedensel Zevci
Murat Can Kibiroğlu – Sistasyon
Hasan Türksel – Karantina Adası

Kabus Silici-5

Haziran 10, 2010 - 1:14 pm No Comments

Ezgi Gürçay

KABUS SİLİCİ- 5

2008 yılında kullanıma giren dreamrecorder aparatı sayesinde rüyalar kaydedilmeye başlandı. Depresyonlu hastalarda ve sara gibi nörolojik rahatsızlıklarda manyetik uyarım tedavisine de eş zamanlı geçilmişti. Daha sonra Japon patentli Dreamtwin makinelerini rüyaları bölüşmek için kullandı. Bu sayede psikologlar hastalarını rahatsız eden kâbusları bizzat deneyimlemek şansına erişmişlerdi. Gece rüyalarına musallat olan kâbusları defetmek için iki yöntem vardı. İkisi de çok yeniydi. Birincisi hastanın beyni civarındaki manyetik alan gücünü biraz artırmaktı. Diğeri de beyne minik elektrik şokları vermekti. Bu arada tıpkı antibiyotiğe direnç gösteren ve mutant karakter kazanarak ilaçlara aldırış etmeyen bakteriler gibi kâbuslar da direnç kazanmaya başladıklarından seanslar bayağı zorlu geçmektedir. Psikolog Safire Kayacı hastalarını sağaltmada manyetik alan kullanan ekoldendir. Bu tür sağaltıcılara argoda Kâbus Silici adı verilmektedir.

k2

 

Safire kapının eşiğinde duran adamı görünce irkilerek kalçasını küçük masanın keskin kenarına çarptı. Masanın üzerindeki dolu fincandan dökülen kahve yere damlamaya başladı. Genç kadın kalçasındaki ağrıya ve pahalı vinilin üstüne dökülen sıcak sıvıya aldıracak durumda değildi.
Orta boylu, buğday tenli adam muayehanesinin teknik sağaltım bölümünün kapısında durmaktaydı. Safire hayatının en büyük yatırımını yaptığı ve hâlâ borcunu ödemekte olduğu dairenin dış kapısı için profesyonelce tedbir almıştı. Çelik kapı iki adet şifreli kilit yardımıyla açılabilmekteydi. Az önce içeri geldiğinde alışkanlıkla iki kilidi de kapalıya almıştı.
“Sen de nerden çıktın?”
Zeytin yeşili gömlekli, kahverengi pantolonlu adam gülümsedi. “Aşkolusun, artık böyle mi karşılıyorsun beni?”
14 ay önce ayrıldığı son erkek arkadaşı Mustafa’yı bu ortamda görmenin şokundan hızla sıyrılan Safire acelesiz adımlarla ana bilgisayara doğru yürüdü ve aparatı çalıştıran düğmeye bastı. Mustafa hâlâ eşikte durmaktaydı. Bu çok olumlu bir işaretti. Eğer birkaç dakika zaman bulabilirse avantajı kendi lehine çevirebilirdi.
“Seni görünce şaşırdım.” Dedi en sakin sesiyle. Adamın elini sıkmayacak, sarılmayacak ve çok gerekmezse dokunmayacaktı. Dairenin kapısını geçebilmesi hayra alamet değildi. İçeriye başka bir yoldan dahil olmuştu.
“Demek burası böyle bir yermiş.”
Mustafa’yla ayrıldıklarında Safire eski yerindeydi ve bu sofistike aparatların hayalini kurmaktaydı. Eski dairesini satarak büyük bir borcun altına girmiş, ama namı yürüyünce bunu kısa zamanda bitirmişti.
“Yeni aparatlar tabii… Ev de üst katta, bayağı rahatladım.”
“Kutlarım.”
Safire çet yaparken aynı zamanda çeşitli bilgisayar işlemleri yapan birinin doğallığıyla kâbus odası dediği yerin manyetik alan şiddetini artırdı. Kapı aralık durmaktaydı. Mustafa’ymış gibi davranan şey üzerine gelirse kendisini o ortamda ağırlayacaktı.
“İçeri gelsene.”
“Hemen değil. Konukseverliğine… Aklıma ne geldi bak. Ava gitmiştik bir defasında. Yalnızdık. Kamp ateşi sönmek üzereydi. Dönelim demiştin. Evimizden yüz yirmi kilometre uzaktık. Gecenin ikisiydi. Sonra… Sen de… çok oldu tabii.”
“Sen Mustafa değilsin?”
“Nasıl bu kadar eminsin?”
“İçeri nasıl girdin?”
“Güvelerin açtığı deliklerden.”
Safire ilk kez korkunun soğuk parmaklarının midesine dokunduğunu hissetti. Şu ana kadar sanal ortama defettiği mutant kâbusların son akibetleri hakkında meslektaşlarıyla defalarca fikir alışverişinde bulunmuştu. Bu konudaki yayınların tamamını okurdu. Bazı uzmanlar tıpkı uzay çalışmaları nedeniyle dünya etrafında beliren çöp kuşağı gibi bir kuşaktan söz etmekteydi. Hastalıklı zihinlerden söküp attıkları mutant kâbuslar da böyleydi ve bunlar uygun bir giriş bulabilirlerse dünyalı yaşamlara eklemlenebilirlerdi. Yalnız Mustafa’ya öykünen şey bunlara benzemiyordu. Mustafa’ymış gibi yapmak için çok çaba harcıyordu ve yüzünde kötücül bir ifade yoktu. Bir aletti daha çok belki.
“Sen delikten mi geçip geldin?”
Adamın yüzünde ilk şaşkınlık ifadesi belirdi. Çok samimi olarak nereden geldiğini hatırlamaya çalışmaktaydı sanki. Kadının içi acıdı. Bir zamanlar aşık olduğu biriydi. Sonsuza kadar beraber kalacaklarını düşünmüşlerdi her aşık çift gibi. Sonra araya Mustafa’nın giderek artan nörotizmi girmişti. Evden çıkınca yedek anahtarın yerini iki kez kontrol etme. Yapılacak en basit şeyleri sayısız kereler tekrarlayarak emin olma seansları ve aşırı titizliği ilişkilerini bitirmişti.
“Kapı açıktı. Geldim işte.”
Safire’nin aklına bir şey gelmişti. Bilgisayarda google’a girdi ve arama motoruna Fotoğrafçı Mustafa Bildik yazdı. Açılan sayfadaki haberde Mustafa’nın evinde gördüğü bir fotoğrafı duruyordu. 38 yaşındaki fotoğrafçı Mustafa Bildik Bodrum’da tatildeyken boğulmuştu. Cesedi iki gün sonra kıyıya vurmuştu. Bulunma tarihi 3 haziran Çarşamba, yani dündü. Bu yüzden abisi Mehmet onu arayıp haberi bildirmemişti. 14 aylık ara ilk haber verilecekler listesindeki yerini iyice gerilere kaydırmış olmalıydı.
Üzüntüsü bu olağanüstü durumda bile yoğundu. Mustafa’yı hâlâ seven yanı şoke olmuştu. Gözyaşları yanaklarından süzülmeye başlamıştı.
“Ne istiyorsun?”
“Ben aracıyım Safire.”
Eşikte duran şey kendi beynindeki Mustafa bilgilerinden materyalize olmuştu. Bir güç zırhında delik açmak için onu kullanmıştı.
“Bak şuraya.” dedi Mustafa zihninden geçenleri okumuşçasına. Bitiştirdiği iki elini omuzları hizasında öne uzattı. Sola ve sağa açtığı ellerini bir yerden sonra aşağı indirmeye başladı.
“Bir kapı açıyorum sana. Bu çerçevesi.”
Mustafa çömelerek iki yana açtığı ellerini döşemeye değdirince Safire esintiyi hissetti. Sıcak, yağlı, iğrenç bir koku yayılmaya başlamıştı. Mustafa’nın kendi beyninden kaynaklanan hayaleti mutant kâbusların çöplüğüne açılan bir yarığı işlevsel kılmakla meşguldü ve neredeyse başarmıştı.
“Mustafa seni kullanıyorlar.”
“Titizliğim yüzünden çok kavga ederdik hatırladın mı Safire. Yüzünde aşağılama ifadelerini görür kahrolurdum. Oysa o tozlar silinmeli, minik kırışıklıklar ütülenmeliydi.”
Safire hâlâ Mustafa’nın ölümünün etkisi altındaydı. Odaya doluşan esintinin güç kazandığını da hissetmekteydi diğer yandan. Acilen Mustafa’yı çıktığı yere kapatmalıydı, ama nasıl?
“Aşağılama değil, bıkma.”
“Aynı şey. Bıkmak, tiksinmek.”
Safire konuşarak bir şey elde edemeyeceğini anlamıştı. Bilgisayarda tuşlara dokunarak yan odadaki manyetik alan şiddeti arttırdı. Bir şey üzerine gelirse oraya kaçabilirdi, ama barınabilme süresi sınırlıydı. Birden bir gürültü kopunca kafasını çevirip baktı.
Mustafa’nın açtığı kapıdan bir şeyler geliyordu. Acilen bir çözüm düşünmesi lazımdı. İlk aklına gelen yan bloktaki meşlektaşı Hakan Temeltaş oldu. Onu çağırsa. İçeri nasıl girecekti. Kapı kilitliydi. Ama şu an olanlar hayat memat meselesiydi. Kapıyı kırdır diyebilirdi. Cep telefonu hemen elinin altındaydı. Aldı ve numaraları tuşlayacakken durdu. Aparatın ışığı yanmıyordu. Belki de şarjı bitmişti. Daha dün şarj ettiğini hatırlayınca ortamın etkisine yordu. Sıkışmış kalmıştı.
“Aşağılamak yani.”
Safire mutant kâbusları defettiği odaya kaçabilirdi. Oradaki alan gücü kendisini bir süre koruyabilirdi. Ama orada bir saatten uzun kalırsa metabolizması olumsuz etkilenir, saatler sürerse kalıcı hasarlar belirebilirdi. Başka bir şey düşünmek zorundaydı.
“Geliyorlar Safire. Sana haddini bildirecekler.”
Safire bu had bildirme sözcüğünün en son ne zaman kullanıldığını çok iyi hatırlamaktaydı. Ayrılmalarının kesinleştiği son buluşmalarıydı. Yemek yemişler ve Safire adama neden birlikte olamayacaklarını izah etmişti. Mevcut en hafif ve en az incitici kelimelerle. Ayrılırlarken, Şişli’deki restoranın önünde etmişti bu sözleri. “Sana haddini bildirecekler.”
Kızdığı zamanlarda söyledıği bir söz olduğu için fazla dikkat etmemişti Safire. Neden çoğul bir şekilde kullandığinı sorsa cevap alamazdı ama bunun küçüklüğünden kalma bir şey olduğuna emindi. Ayrıca Mustafa o akşam biraz sarhoş ve bayağı öfkeliydi. Yemeğe aralarının tekrar olacağını hayal ederek gelmişti. Düşkırıklığı öfkesini germişti. Şimdi aynı kelimeleri duyunca işin doğasını anlar gibi olmuştu. Bir güç beyninin içindeki hatıralardan bilgi cımbızlamaktaydı. Mustafa’nın ölümünden dolayı hissettiği üzüntüyü de avantaj olarak kullanmaktaydı. Safire’nin beyninde bir yer benle beraber olsaydı Mustafa boğulup ölmez demekteydi. Bu doğru değildi, ama böyle düşünmemesi imkânsızdı. Beyin çok karmaşık yapılı bir sistemdi. Her bölgesi mantık merkezli çalışmıyordu.
“Çok üzgünsün biliyorum.”
Bu sözler üzerine Safire ilk kez içinde bir öfke goncasının açtığını hissetti. Restoranın kapısında sana haddini bildirecekler dediğinde, ‘Çok üzgünüm.’ demişti. Bunun adamı yaralayacağını bile bile telaffuz etmişti. Şimdi bumerang gibi geri tepiyordu.
“Mustafa seni alet ediyorlar.”
Mustafa’yı çok andıran şey inatçı çocuk gibi başını salladı. “Öyle değil. Gelince anlatacaklar sana.”
“Kim onlar peki? Biliyor musun?”
“Çoklar. Çok kızgınlar. Arı kovanı gibi Safire.Tam burada patlayacak.”
Safire bir şey diyeceği sırada gelmekte olan şeylerin varlığının kırıntılarını hissetti. Çeşitli dillerden sövgüler, fısıltılar, giderek iğrençleşen yağlı sıcak hava hiç de hayra alamet değildi. Safire Mustafa’yla uğraşmayı bırakarak bilgisayarında kısa bir not yazdı. Durumu anlattı. Webcam ile Mustafa’yı ve o tünel ağzını görüntüleyerek 11 kişilik uluslar arası mail grubuna yolladı. Burada ölürse bari diğerleri kendilerini de ilgilendiren bu durumdan haberdar olurlardı. İnternet sorunsuz çalışmıştı. Kontrol önemli ölçüde elindeydi.
Sesler kulak parçalayıcı uğultu şeklinde odaya doluştuğunda Safire manyetik alan şiddetini iyice artırdığı boş odaya gideceği sırada durakladı. Aklına çok uçucu bir fikir gelmişti. Mustafa az önce arı kovanı diye boşuna dememişti. Mustafa bir çeşit katalizördü. Köprünün bu yandaki ayağıydı. Ayağı bir sarsmayı denese nasıl olurdu acaba. Eğer başaramazsa deney odasında yavaşça değil, burada hızla ölecekti. Kaybedeceği bir şey yoktu.
Youtube’e girdi. Arama modülüne Killer Bees yazdı ve enter’a bastı. Hoparlörlerin düğmesini açtı. Arıların saldırdığı bir adam avaz avaz bağırmaya başlamıştı. Mustafa tedirgin olmuştu.
“Ne yaptığını sanıyorsun Safire. Çabuk kapat onu. Yoksa… Yoksa cezan artar.”
Mustafa arı sokmasına karşı alerjik olmadığı halde arılardan deli gibi korkardı. Bunu biliyordu. Bu nedenle bir kere bile beraber pikniğe gidememişlerdi. Uzanıp hoparlörün sesini sonuna kadar açtı. Tam o sırada tünelin ağzında dört adet siyah yaratık belirmişti. İki ayak üstünde duran kapkara tazılara benzemektiler. Kuşkuyla aparatlara bakıyorlardı.
“Kapat dedim.”
Zaman dardı. Safire o yaratıklara yaklaşmayı göze alıp kahve lekesine doğru yürüdü. Sağ avucunu sıvıya bastırdı ve yüzüne sürdü. Sonra da avucunu en çok sevdiği beyaz ipek gömleğine kapattı.
“Kapatsana şıllık karı.”
“Üstüm başım battı değil mi?”
“İğrençsin. İğrençsin Safire. Bu yüzden seni…”
“Seni ben bıraktım unutma.” dedi Safire yan gözle kırmızı gözlü simsiyah yaratıklara bakarak. Köpeklerden farklı olarak sipsivri tırnakları vardı. Ağızları ise çok korkunçtu. Safire o dişleri düşünmek istemiyordu. Bir nedenden üzerine gelemiyorlardı.
“Belasın sen, tiksiniyorum valla. Zaten en pis şeylerin… Upuzun tırnaklarındaki milyonlarca bakteri… Kes şu sesi dedim bak.”
“Ne yaparsın yoksa?”
Üç yaratıktan ilki ona doğru bir adım atınca Safire korkudan geri çekildi. Tam o sırada arılar adamı her yerinden sokmaktaydı. Mustafa da aynı adam gibi yüzünü örtmüştü. Bir çocuk gibi hıçkırmaktaydı. Kara şey ikinci adımı atınca Safire burada postu kaptıracağını düşündü. Çaresizce manyetik alan odasına baktı. Orası da çözüm değildi artık. Fena halde kapana sıkışmıştı.
“Kes şu arıları. Keeeees.”
Arı sesi birden kesilince Safire korkuyla bilgisayara baktı. Arı programı bitmişti. Programın 1 dakika 32 saniye uzunluğunda olduğunu unutmuştu.
İyice umutsuzluğa kapılmıştı. Tam manyetik alan odasına geçeceği sırada Mustafa eşikteki yerinden siliniverdi. Bunu üç kara yaratık takip etti. Elektrikli süpürgenin ağzında kaybolan bir toz kümesi gibiydiler. Tünel ağzı eski canlılığını kaybetmekle birlikte bir süre havada asılı kaldı ve sonra o da gözden yitti gitti.
Az sonra Safire’nin nabzı iyice düzeldiğinde ve kendine yeniden bir kahve hazırlarken yolladığı mailine ilk cevap geldi. Almanya’dan Otto Hanselmann’dı. Eğer burada postu kaptırsaydı kimse ne olduğunu bilemeyecekti demekki.
Yollandığın yazı okunmuyor. Sanskritçe olmalı. Yolladığın filmde de görüntü yok.
Umarım keyfin yerindedir. Yaza Antalya’da görüşmek üzere. Otto
Safire kahvesinden bir yudum aldı ve oturup ayrıntılı bir rapor yazdı ve yeniden yolladı. Bu birinci raunttu. Devamı geleceğinden hiç kuşkusu yoktu.

Devam edecek…

Xasiork 2009 öykü yarışması

Aralık 3, 2009 - 12:06 pm 2 Comments

Xasiork Kısa Öykü Yarışması

Aşağıdaki linkten Xasiork’un 2009 kısa öykü yarışması katılımcılarının öykülerine ulaşmanı mümkün. Ayrıca Xasiork en iyi eleştirmen ödülünü tüm eserleri değerlendiren eleştirmenlerden birine takdim edecek. Tüm katılımcılara başarılar diliyorum.

http://www.xasiork.biz/buyuksalon/index.php?option=com_content&task=view&id=2137&Itemid=68

Kâbus Silici 4

Kasım 22, 2009 - 10:08 pm No Comments

Kâbus Silici
Basri Daima Bulur

2008 yılında kullanıma giren dreamrecorder aparatı sayesinde rüyalar kaydedilmeye başlandı. Depresyonlu hastalarda ve sara gibi nörolojik rahatsızlıklarda manyetik uyarım tedavisine de eş zamanlı geçilmişti. Daha sonra Japon patentli Dreamtwin makinelerini rüyaları bölüşmek için kullandı. Bu sayede psikologlar hastalarını rahatsız eden kâbusları bizzat deneyimlemek şansına erişmişlerdi. Gece rüyalarına musallat olan kâbusları defetmek için iki yöntem vardı. İkisi de çok yeniydi. Birincisi hastanın beyni civarındaki manyetik alan gücünü biraz artırmaktı. Diğeri de beyne minik elektrik şokları vermekti. Bu arada tıpkı antibiyotiğe direnç gösteren ve mutant karakter kazanarak ilaçlara aldırış etmeyen bakteriler gibi kâbuslar da direnç kazanmaya başladıklarından seanslar bayağı zorlu geçmektedir. Psikolog Safire Kayacı hastalarını sağaltmada manyetik alan kullanan ekoldendir. Bu tür sağaltıcılara tıp argosunda Kâbus Silici adı verilmektedir.

 

“Kimsin sen?”
“Ben gel denince gelenim.”
Dakikalarca odadan odaya kaçmalar, hiç bilmediği koridorlarda kaybolmaların telaşıyla akciğerleri oksijen yetiştiremez hale gelmişti. Göğüs kafesindeki sancı artmaktaydı. Kesik kesik soluyordu.
“Ben kimseyi çağırmadım. Manyak mısın nesin be?” dedi Ayla gözleriyle çıkış yolu ararken.
“Çağırmışsındır bilmezsin.” dedi karşısındaki adam. Sesi mesafeli ve merhamet yansıtmaz bir yüzeye sahipti.
“Nasıl buluyorsun beni her defasında?”
“Basri de bulmaz mıydı seni hep? En kuytu köşelere bile girdiğinde. Altı, yedi çocuk saklambaç oynarken. Biraz yön duygusu, biraz zihin burgusu. O benim işte.”
Basri’nin ne işi var ya, bu da mı bir çeşit saklambaç, ama ebe olan ölüyor diye düşündü Ayla. Az önce adam onu gömleğinin bel hizasındaki kuşağından yakalayıp şiddetle yere savurmuştu. Son anda ayağa kalkmayı başarıp nereye kaçacağını düşünürken ansızın önünde beliren beyaz sakallı bir adam bu taraftan çocuğum demişti. O yol gösteren adam birkaç koridor geçtikten sonra peşinden gelmeyi bıraktığında, Ayla yüz elli, iki yüz kişilik bu toplantı salonuna girivermişti. En dipte tahtadan bir kürsü vardı. Salon boştu. Ayla sıraların arasındaki boşluktan yürüyerek kürsünün yanına gitmiş ve arka tarafta bir çıkış kapısı olmadığını farkederek geriye bakmıştı. Basri’nin silueti kapıda durmaktaydı. Kapana sıkışmıştı.
“Ne saklanbacı ulan.”
“Yakalayanın yakalananı iptal ettiği bir saklambaç.”
“Manyak mısın sen be?”
Ayakları harekete geçmekte biraz geç kalmıştı. Bir el saçlarından kavradı, arkaya çekti. Arkaya doğru çekilirken zihni Basri’den kaçılmaz, Basri’den kaçılmaz diye bağırmaktaydı. Haksızlık bu diye düşünürken yere düştü. Düşüşü acısızdı. Ayla bakışları adamın elinde beliren bıçakta çığlıklara boğulurken soğuk metal karnına saplandı. Beyaz gömleğinde giderek büyüyen kanını seyrederken ağzı kımıldamayı bırakmıştı, beyni ise haykırmaya devam etmekteydi.
*
“Beni her defasında nasıl buluyor anlamıyorum.”
Safire, geniş omuzlu kadına beyaz fincana koyduğu iyi demlenmiş papatya çayını uzattı. Yaşadıklarını anlatabilmesi için toparlanması uzun sürmüştü. Son on beş dakika içinde iki kere ağlama nöbetine tutulmuştu kadın.
“Sizin nereye gittiğinizi biliyor.” dedi Safire kendisi yeşil çayını yudumlarken.
Ayla hanım şaşkınlıkla uzayan yüzünde tabii ki anlamında bir ifade çakmıştı. Yine de çok kafa karıştırıcıydı durum.
“En son kâbusun mekânı bitirdiğim liseydi. Okulun spor salonunda başladık. Rüyaların hepsi normal bir başlangıçla kâbusa bağlanıyor. Gülle atıyorduk. 3 yıl gülle atıcılığı yapmıştım o zamanlar. Yarışmalara bile katıldım sonra. Neyse…İşte…Salonun kapısında birden belirdiğinde kovalamaca da başlamış oldu. Ama hiç görmediğim, hiç bilmediğim mekânlar da ortaya çıktı sonra. ”
“Lisenin bir türevi yani. Ondan doğan yumrular. Zihniniz kaçabilmek için alan geliştirmiş. O bunu sizinle aynı anda bilebiliyor.”
Kadın dikkatle Safire’yi dinlemekteydi. Haklı olmalıydı. O bilgiler olmasa düzinelerce oda ve geçitler arasında nihayete doğru onu bulamazdı.
Ayla hanım çok genç bir yaşta büyük bir inşaat firmasının satış müdürü olmuştu. Üniversiteyi bitirdikten sonra Samsun’a dönmemiş ve İstanbul’da kalmıştı. İyi bir iş bulmuş olması, kendisini merak eden ailesine yılda üç dört kez ziyaret karşılığında metropolde kalmasına evet dedirtmişti. Çalıştığı şirketin kiraladığı çok güvenlikli, tek yaşayanlara özel kule evleri bulunmaktaydı. Her katta birbirine benzer çalışan ve bekâr kadın kiracılar yaşamaktaydı. Kiralar astronomikti, ama kazancı bunu çok rahatlıkla karşılamaktaydı. İstanbul’da tek başına yaşamak zorunda olan bir kadın için oldukça yerinde bir tercihti.
“Basri, yani o adam, beni her defasında yakalayacak gibi oluyor. Bir müddet boğuşuyoruz. Sonra ben yine bir yolunu bulup kaçmaya başlıyorum. Bir adam, böyle aydınlık yüzlü, beyaz sakallı, kutlu biri filan diyeceğim geliyor nerdeyse, bana bir geçit gösteriyor. Oraya saptığımda bir müddet beni kovalayan adamdan kurtulmuş gibi oluyorum. Ama beni hiç beklemediğim bir yerde yine kıstırıyor. Kendi kanımı seyrederek…”
Kadının dudakları titremeye başlamıştı. Safire çayınızı bitirin, iyi gelecek diye avutmaya çalıştı. Aslında yaşadığı durum çok feciydi. Adam kadını her defasında yakalayıp hunharca öldürmekteydi. Ayla hanım bir aydır istisnasız devam eden kâbuslar yüzünden işe gidemeyecek hale gelmişti. Geceleri mümkün olduğu kadar ayık kalmaya çalışması yüzünden işyerinde şiş gözlerle gezinmesi şirketin sahibinin dikkatini çekmiş, uzun bir tatile çıkması salık verilmişti. O da doğruca Safire’nin muayehanesinin yolunu tutmuştu.
Safire bu olayın zihinde yer edinmiş saldırıya uğrama korkusuna dadanan bir virüs çeşidi olduğunu tahmin etmekteydi. Bol kamera ve personel korumalı kafes evler tercih etmek boşuna değildi. Bu İstanbul’da yaşayan yalnız kadınların bir çoğu için mevcuttu. Evrim geçirerek mutanta uğramış kabus virüsleri artık küçücük endişe ve korkulardan bile bünyelere sızabilmekteydi. Kanser ve kalp rahatsızlarından sonra dünyayı tehdit eden en önemli hastalıklardan biri haline gelmişti kâbus nesneleri. Epidemi beklentisi, yetkilileri ve bilimadamlarını yılda bir kez çeşitli ülkelerde düzenlenen toplantılar yapmaya sevk etmişti.
“O, Basri denilen adamı bile araştırdım. Adı geçince…Eski mahalle arkadaşımı. Belki…Kendi halinde, iki çocuklu, sıradan bir hayatı varmış.”
Ayla hanımın Basri dediği adam kadının küçükken oynadığı arkadaş grubundaki çocuklardan biriydi. Kâbus nesnesi onu yakalamak üzereyken Basri’den söz ettiği için kâbustaki kovalayan adam da Basri adını almıştı. Kâbuslar dayanılamayacak kerteye geldiğinde kız Samsunda’ki bir tanıdığını arayarak Basri’yi araştırmasını istemişti. Belki işte bir parmağı vardır düşüncesi dayanılmaz ağırlık yapmıştı. Küçükken cinlikle parıldayan gözlere sahip bu adamın ilçe postanelerinden birinde masabaşı iş yaptığını öğrendiğinde Ayla’nın korkusu hayal kırıklığına dönüşmüştü. Çocuk okulda matematik ve fen bilgisi birincisiydi. Yoksul bir ailesi vardı. Belki okutmaya imkanları olmamıştı. Bilmiyordu Ayla. Ama Basri mahallede saklambaç oynadıkları zamanlar o nereye saklanırsa saklansın bulurdu. Nasıl bulduğunu sorduğu bir gün seni iğne deliğine de saklansan bulurum demişti. Ne sesi, ne de zekilik çakan bakışları tehdit edicilikle yüklüydü. Böyle basit bir şeyden dolayı öğünebilecek bir çocuksuluğa sahipti.
Safire muayenehanedeki küçük mutfakta fincanları yıkarken olanca gücüyle düşünmekteydi de. Her kâbus kadını ele geçirişiyle bitmekteydi. Bir şey yapacaksa Basri’nin onu ele geçirmesinden önce halletmeliydi.Safire 2’ye ihtiyacı olacaktı yine. Ama önce kendisi gidip bir ortalığı müşahede edecekti.
Aparat ve muayenehane yataklarının olduğu odaya döndüğünde Ayla hanım daha iyi görünmekteydi. Papatya çayının on beş dakika içinde yoğunlaşacak tesirine, Tryptophan’ın gevşeticiliğini ekleyecekti. Yoksa bu gerginlik ile sağaltmaya geçmek zaman kaybına yol açabilirdi.
“Ne yapacağız peki?” diye sordu Ayla hanım.
“Bir yol deneyeceğiz.” dedi Safire. “Sizi toplam iki kere yakalıyor demiştiniz değil mi? Heyecan artsın diye mahsus bile bırakıyor olabilir. Burdan bir giriş yapabiliriz. Ben hazırlıklara başlarken siz de iyi düşünün. Mekân olarak çok geniş bir yeri seçelim.”
Ayla metal başlık takıldıktan beş saniye sonra uykuya daldı. Safire kadının beyninin etrafındaki manyetik alan gücünü ayarladı ve aparattaki ayarları inceledi. Hastasının beyin dalgaları saniyede 11’lik tura gelmişti. Alfa dalgaları. Hücrelerdeki oksijen artırılmıştı. Kadın rahatlamış bir durumda yatmaktaydı muayene yatağında.
*
Ayla, kapıyı açıp içeri girdi. Kasalarda uzun kuyruklar halinde insanlar bekleşmekteydi. Mahşer kalabalığı derdi birkaç sene önce ölen babannesi görseydi. Ayaklarına tekerlekli paten giymiş hepsi yirmi başlarındaki görevliler reyonlar arasında ürün bırakıp alıyor, birbirleriyle ayak üstü laflıyorlardı. Ayla birden biraz sonra arkasından bıkıp usanmadan kovalayacak olan adamı hatırlayınca temizlik malzemelerinin olduğu kısma daldı. Çok gıcırdatanlar ve pırılpırıl yapanlar reyonun çıkışında bir cam arkasına serilmiş kuru yemişler oldukça taze görünmekteydiler. Kaçışiştanım çok renkli diye düşündüğü an sola doğru sapmaktaydı da. Arkasını sürekli kesen gözleri son anda adamı tanıdı. Oyun başlamıştı. Deli gibi fırladı. Yanlarından hızla geçen kadını gören yok gibiydi. İnsanlar bol bol ürün yokluyor, bol bol mamul seyrediyorlardı. Ayla arkasının döndüğünde kimseyi göremedi ama belli olmazdı. Adamın antenleri niyetine kurulmuş demişti doktoru. Başını sağ tarafa çevirdiğinde bu sözü kanıtlar bir şekilde Basri’nin dimdik kendisinden tarafa yaklaştığını gördü ve bir çığlık attı. İlerde birkaç kafa onun olduğu tarafa dönmüş, sonra ekmek çeşitleri seçimine devama koyulmuşlardı. Ayla etrafına hızla bakıp dümdüz koşmaya devam etti. Reyonların ardı arkası gelmemekteydi. Kaçtıkca uzuyor onlar. Karnabahar ve brokolilerin parlak ışıklar altında parladığı yerde durup etrafını kesmeye başladı. Kimse görünmemekteydi. Az dinlenip soluk aldı. Şarküteri kısmı sağlamdı. Kedi, köpek mamaları tarafı ise çok kalabalıktı. Tehlike sarı ışık yakmaktaydı. Adamın nerden çıkacağı belli olmazdı. Birden on metre ilerisinde kırmızı tişörtlü satış elemanı eline aldığı megafonla çağrı yapmaya başladı.
“Binbirmal’ın sevgili müşterileri. Şu andan itibaren on dakika kadar muz reyonunda indirim vardır. İthal muzun kilosunu 4 ytl’den 3.100’ çektik. Sadece on dakika içinde alanlara. Koşun.”
Adamı izlemekte olan takım ganimet bulmuş gibi muzların olduğu tarafa üşüşmüşlerdi. İçlerinden bir grup durduğu reyonun arasından muz cennetine akın etmek için yaklaşmaktaydı. Sadece aralarında beş adım mesafe kaldığında içlerinden birinin Basri olduğunu farketti. Arkasını dönüp kaçmaya başladı. Geç kalmıştı. Adamın soluğunu ensesini yalamaktaydı. Ağzından dökülen homurtu tam kulaklarını dibindeydi. Tam reyonu dönüp sağa saparken adamın eli omzundan kavradı ve geri çekti. Öne seğirten ayakları brbirine dolanarak yere kapaklandı. Yüzünü çevirip üzerine çöken adam ellerini gırtlağına dolarken sesi mağazadaki her köşeyi kapladı. Ayla yanından geçen ayakları yan gözlerle görebilmekteydi. Gelip geçenin yerde yatıp birbirlerini tartaklayan iki tipi gördüğü yok gibiydi. Boğuşmaya başladılar. Yanlarından geçen bir kadın yardım isteğine kızının gözlerini kapatıp “Sen bakma yavrum” diye cevap verdi.
Ayla uygun bir an bulup Basri’nin hayalarına tekmeyi basıverdi. Adam ellerini pantalonunun önünde birleştirip dizlerinin üstüne çökünce tabanları yağlamanın tam zamanı diye düşündü. Köşeyi dönerken adamın dizlerine abanarak ayağa kalktığını görünce kurtuldum düşüncesi fena halde sönüvermişti.
Ayla kasaların hizası boyunca koşmaya başladı. Ama ayakları ağır çekime girmişti yeniden. Sanki o koşarken altından yer de geri çekilmekteydi. Ya da o spor aletlerinden birine binmiş, ölümü pahasına kalorilerini atmaya çalışmaktaydı. Arkasına baktığında Basri’nin yalpalaya yalpalaya öne doğru yürüdüğünü gördü. Nereye kaçacağını düşünürken mağazanın hoparlörlerinden bir ses yankılandı.
“Zaman az. Mağazamızın sıkışık durumundaki hanfendi müşterisi. Yol açın kendinize. Sağa dönün ve merdivenleri çıkın. En fevkalade indirim seansımız başladı. Kurtuluş marka donlarımız 5 lira.”
Ayla’nın zihni bu işte bir yanlışlık olmalı sinyali veriyordu. Yerli don markası duymaya alışık değildi. Yine de Gözde, Yıldız ya da DoReMi’ye tamamdı, ama Kurtuluş? Ayla’nın ayaklarından daha süratli işleyen beyni, anonstaki anomaliyi anlamıştı. Elinden geldiği kadar süratle merdivenlere yöneldi. Basamaklardaki adımlarını çok yavaş ve gülle gibi ağır bulmaktaydı. O merdivendeki son basamağa geldiğinde iki şeyi birden görmüştü. Birincisi köşeyi dönmüş olan Basri az önceki darbeden etkilenmemiş adımlarla yaklaşmaktaydı. İkincisi de kendisine daha yakın olan en son reyonda köşede beyaz kotlu, yarım kollu dar badili bir kadın kendisine bakmaktaydı. Kadın koşun işareti yapınca Ayla’nın beyninde Safire ismi patladı. Kadın kendisi için burdaydı. Arkasını dönerek haydi kızım Ayla dedi. Kendisini birinci kata çıkaracak ikinci merdivenlere basmıştı.
*
Safire anons başladığında bembeyaz sakallı yüzü ışıklı adamın az ilerisinde durmaktaydı. Ayla’nın tariflerinden zihninden böyle bir adam sağmıştı. Az önce durduğu bakış açısından Ayla’nın Basri’ye bastığı tekmeyi görmüş ve bunun ilk hamle olduğunu anlamıştı. Tam o saniyede elindeki megafona yukarıya kaçış işaretini veren adam mağazadaki en uygun yeri onlara haber vermişti. Dönüp baktığında adamla gözgöze geldiler. Adamın hatlarını genel olarak seçebilmekteydi. Varlığımı okuyabiliyor diye düşündü Safire. Fakat o bana ne kadar açıksa ben de ona o kadar açığım. Görevin burda teslim edildiği açıktı. Safire kumandasına basarak kâbus mağazası cangılından sıyrıldı. Doğruca bilgisayarına yöneldi. Bir sağaltma seyansı hastaya zarar vermemek için en fazla 80 dakika sürebilirdi. Geri kalan zamanı çok ustalıkla kullanmalıydı. Muayenesinde hazır bulunan Ayla hanımın nümunesine, diğer örneği de eklemek için hesaplarına göre en fazla 10 dakika harcayabilirdi.
*
“Kurtuluş donları o tarafta hanfendi.”
Ayla beyaz sakallı yol göstericisinin işaret ettiği yere doğru seğirtirken zihni adamın yüzündeki ufak değişikliği belli belirsiz sezdi. İlerde bir grup kadın ellerini kumaş yığınının içerisine sokmuş yüzlerinde huşu yüzdüren ifadelerle karıştırmaktaydılar. Renklerin çığırtkanlığı poposunun arkasına tüfek dipçiği gibi oturan herif olmasa, nerdeyse Ayla’yı da kendisine doğru çekecekti. Fiyatlar inanılmaz ehvendi. “Şundan kurtul, ondan sonra tepe tepe alışveriş yaparsın kız” sesine uyarak iç giyim yazan tabelanın yanından geçti.
Safire sakalını kaşıyarak saatine baktı. Rüyada zaman akışı çok hızlı olabilmekteydi. Sadece 6 dakikaları kalmıştı. Adam buralarda bir yerde olmalı diye düşünürken çelik tencere takımlarının bulunduğu mutfak eşyaları bölümünden Basri’nin geldiğini gördü. Dimdik yürümekteydi. Safire Ayla’nın girmiş olduğu reyona koştu. Kadın ilerde şaşkın şaşkın etrafına bakınmaktaydı. Çünkü başka kat ya da kapı yoktu. Kurtuluş donlarının olduğu yerde iş çözülecek düşüncesi yolu tüketmişti. Bir işaret bekler gibi gözleriyle etrafı taramaktaydı.
İlerde bir grup kadın bu yazın çizgilerini taşıyan son moda bikini ve mayoları teftiş etmekteydi. Safire işte tam şimdi diye düşündü.
“Hoparlör hemen elime gelsin.”
Safire saatine baktı son üç dakikaydı. Elinde beliren hoparlörü ağzına götürdü ve seslendi.
“Dikkat dikkat baylar bayanlar. Bu kaçmaz. Kurtuluş marka donlar. İkinci şok indirim. 1 liraya. Gerçek ipekli ve satenden. Şortlu, normal ve ipliler. Kaçırmayın.”
İçlerinden zebella gibi olan bir iki tanesi anında komutu almış az sonra tükenecek olan mallardan en fazlasını götürebilmek için bordo renkte bir örtü ile sarılmış yuvarlak sepetin etrafını çevirmişlerdi. Safire dönüp arkasına baktığında Basri on metre ötede yeni yeni içeri girmekteydi. Kurtuluş adını duymuş olan Ayla hanım da iç çamaşırların yerleştirildiği sepetin etrafını saran kadın halkasının olduğu yere yönelmişti. Safire hızlı hızlı koşarak kadına yetişti ve omuzunu tıpışladı. Kadın olduğu yerde zıplamıştı. Arkasına dönüp bakınca gözlerinde siz miydiniz işareti yandı söndü.
“Şimdi hemen şu yuvarlak sepetin altına girin çocuğum.”
Safire bunu derken tombul bacaklı kadınların altına doğru eğilip örtüyü kaldırmıştı bile. Birkaç tanesi homurdanarak ama bakışlarını da mamullerden çekmeden yer açmışlardı. Suratı korkudan bembeyaz kesilmiş olan Ayla da Safire’yle beraber eğilmişti. Safire kadını konuşturmadan içeri doğru ittirdi. Ayla arkasını döndüğünde ayarladığı program gereği Safire’nin sakalı gitmişti. Gittikçe genç bir kadın halini almaktaydı. İnşallah bu dar zamanda Ayla hanım ne oluyor diye itiraz etmeyecekti.
“Düşüncelerinizi başka tarafa yöneltin Ayla hanım. O satacağınız daireden alacağınız yüzdenin hayalini kurun mesela.” dedi Safire.
Artık karşısında gittikçe anımsadığı bir yüz şekillenmekteydi. Karşısında konuşanın Safire olduğunu anlamıştı.
Safire örtüyü indirmeden önce “Az kaldı.” diye fısıldadı. “Sadece 2 dakika. Dananın kuyruğu koptu kopacak. Rüyadan çıkmak üzereyiz. Sesinizi çıkarmadan bekleyin ve bana güvenin.”
Ayla hiç bir şey demeden başını hızlıca sallayarak tamam işareti verdi. Ve gözlerini kapatıp o daireyi satacağı genç sevimli çifti düşündü. İnşallah buradan çıkacaklardı az sonra.
Safire başını kaldırdığında elbiselerin durduğu yerde duvara asılmış aynada gördüğü yansımasının sahiciliğinden memnun etrafı kolaçan etti. Basri ile arasında on adımlık fark kalmıştı. Sağa doğru sapıp adamın dikkatini kendinden yana çekti. Adam onu gördüğünde yüzündeki ikinci bir anlam katmanının belirmemesi iyiye işaretti. Aynadaki sahicilik Basri’ye yansıyanla bir olmalıydı. Arkasını dönüp katın bittiğini yere bakarak elindeki programı çalıştırdı. Burdan öteye yol kurulsun. Ninemin mahallesindeki o Güldürakan yer. Çocuklarla oynadığım. Dolambaçlı yollar gelsin önüme konsun.
Safire birden bire beliren basamaklardan inerken Basri de merdivenlerin başında bitmişti. Kollarını yakalamak ister gibi biraz da acemice sallamaktaydı. Safire saatine baktı. Basamakların sonunda Güldürakan denen yere açılan taşlı yol belirmekteydi. Saymaya başladı. 10, 9, 8, 7…
*
Ayla gözlerini muayenehanede açtığında yanıbaşındaki aletlerin ayarlarını düzenleyen Safire’yi gördü ve yattığı yerden doğruldu.
“Ne oldu? Bitti mi?”
“Artık özgürsünüz Ayla hanım. Yakalanmadan rüyayı tamamladınız.”
Kadının dik duran omuzları kısmen bir rahatlama ile gevşemişti. Safire gülümseyerek kadının başına yerleştirilen elektrotları dikkatlice çıkarmaya başladı.
“O sakallı amca yine vardı. Ama sonra…”
“Sakalı düşüverdi değil mi? Sizi ve kendisini giriş katında gördükten sonra muayenehaneme dönüp onun bir türevini programa yükledim. Sizinkini zaten çıkarmıştık. Sonra iki nümuneyle kendi kopyamı içeriye saldım.”
“Yani o sakallı amca sizin kopyanız mıydı?”
Ayla hanım doktorunu dikkatle dinlemekteydi. Kendisine her defasında yardım etmek isteyen o sakallı adamın ne olduğunu merak etmekteydi.
“Evet. Birinci kattan itibaren tabii. O sizi üst kata sevkettikten sonra diğer rüyalardaki gibi işlevini tamamladı. Etkisi bir yere kadardı. Onun yerine dahil olarak sizi saklanacağınız yere yönelttim. Zamanımız çok azdı. O adam… O tür kimseler iyilik nesneleri. Nasıl kâbuslar yıkma, bitirme, yok etme düşüncelerinin çıkardığı enerjiden beslenip mutant karakter kazanmışlarsa, bu iyilikseverler de umutlu, paylaşımcı azınlığın zihinlerinden yükselen enerjinin uzayda gezen tezahürleriler.”
Ayla bu kadar savaş, yıkım ve katliamın olduğu bir dünyada kâbus nesnelerinin ne dereceye kadar mutantlaşmaya devam edebileceklerini düşündü ama seslendirmedi. Bil ama adını anma ki kızım gerçek olmasınlar diyen babannesinin sesi iç düşüncelerini doldurmuştu.
“Sonra kopyam İyiliksever’in suretinden sıyrılarak sizinkine büründü. Manevra yapıp başka yöne saptığımda doğrudan bana yöneldi. Eğer vakit olsaydı sizi de tespit edebilmesi muhtemeldi. Ne de olsa sizin zihninize yapışık. Fakat siz hareketsiz kalırken ben kaçmaya devam ettiğim için hem kovalamacanın gereği otomatik olarak hem de hareket halindeki vücut ısımdan, sanal ısı tabii, dolayı beni takip etmeye devam etti.” dedi Safire.
“Peki geri gelir mi? Yani…Anlarsa mazallah eğer kopyanızın ben olmadığımı.”
Safire hafifçe gülümsedi. Bu ihtimal ikisinin ömrünün toplamından kat kat daha uzaktaydı.
“Hiç yakalayamayacağı için anlamayacak da. Kopyama eklemlenmiş milyonlarca rota ve mıntıka kaydı var. Her defasında yeni bir alana geçecekler. İlk rotayı kendi anılarımdan kopyaladım. Fakat diğerleri rastgele bilgisayar seçimleri. Sizinleyken nereye gideceğinizi biliyordu. Çünkü zihninizdeki bölgeler ona da açıktı. Bana anlattığınız gibi okulla ilgili veriler, küçükken bademcik ameliyatı olduğunuzda yattığınız hastanedeki koridorlar, işyerinizin tüm katları. Basri de sizi daima buluyordu. Şimdi hiç tanımadığı ve kendine kapalı olan bir zihinden okuyamadığı alanlarda kopyamın peşinden sürüklenip duracak. Yani Ayla hanım ben bu kabus nesnesinin 1000, 1500 yıldan önce geri dönmesini beklemiyorum.”
Ayla hanım Safire’nin bu sözleri üzerine ilk defa rahat bir oh çekti ve Safire’ye gülümsedi. Bir aydır süren işkenceden kurtulmuş olduğuna inanması için yine de bu geceyi kâbussuz atlatarak ikna olması gerekiyordu. Ayla hanım muayenehane kapısından hafifleyerek çıkarken aklında iki şey asılıydı. Bu akşam yine de en yakın arkadaşlarından birinde kalıp fazla güvenlikli dairesine gitmeyecekti. Bunu doktoru Safire hanım tavsiye etmişti. Diğeri de yarın hemen sürekli ziyaret ettiği o iyi mağazalara gidip bol bol alışveriş yapacaktı.
*
Safire muayenehanesindeki rutin işleri bitirip odasına çıktığında defterini alıp masasının başına geçti. Bir sağaltma seansı daha başarıyla gerçekleşmişti. Bu sanal aleme yolladığı 11. kopyasıydı. Bi gün hepsinin bir anda geri geleceğini hayal ederek sırıttı ve çayından bir yudum aldı.
—————————————

Dadanık/Kâbus Silici-3

Haziran 28, 2009 - 1:15 pm No Comments

                                                                Dadanık- Kâbus Silici-3

                                                                

 

 

2008 yılında kullanıma giren dreamrecorder aparatı sayesinde rüyalar kaydedilmeye başlandı. Depresyonlu hastalarda ve sara gibi nörolojik rahatsızlıklarda manyetik uyarım tedavisine de eş zamanlı geçilmişti. Daha sonra Japon patentli Dreamtwin makinelerini rüyaları bölüşmek için kullandı. Bu sayede psikologlar hastalarını rahatsız eden kâbusları bizzat deneyimlemek şansına erişmişlerdi. Gece rüyalarına musallat olan kâbusları defetmek için iki yöntem vardı. İkisi de çok yeniydi. Birincisi hastanın beyni civarındaki manyetik alan gücünü biraz artırmaktı. Diğeri de beyne minik elektrik şokları vermekti. Bu arada tıpkı antibiyotiğe direnç gösteren ve mutant karakter kazanarak ilaçlara aldırış etmeyen bakteriler gibi kâbuslar da direnç kazanmaya başladıklarından seanslar bayağı zorlu geçmektedir. Psikolog Safire Kayacı hastalarını sağaltmada manyetik alan kullanan ekoldendir. Bu tür sağaltıcılara argoda Kâbus Silici adı verilmektedir.

 

 

  Kapının olmaması çok feci bir şeydi. Nermin Akıncı parmaklarıyla küçük ve eşyasız odanın hemen hemen her noktasını yoklamıştı. Bitkince ışığın ve havanın nereden geldiği belli olmayan odanın beyaz badanalı duvarlarına baktı. Zihni yatakta kocasının yanında yattığını biliyordu. Yandaki odada 12 yaşındaki kızları Yeşim uyumaktaydı. Ama fare deliğine tıkılmışlık hissi veren kuşatılmışlığı da gerçekti. Biraz daha sürerse ikinci bir panik dalgası yaşayacağını ve bunun kalbine yerleştirilmiş pile rağmen tehlikeli olabileceğini biliyordu. Sakinleşmek için elinden geleni yapmaktaydı. Şu ana kadar bildiği tanıdığı her türlü kâbus çok kısa sürmüştü. Arkandan biri kovalar, ayakların çok yavaştır, istediğin hızla kaçamazsın, en yakın arkadaşının maskesini takmış biri anlamlı anlamlı sırıtırdı. Çocukken Nesquik kutusundan çıkan o koca dişli tavsan maskesini takmış birinden kaçardı. O da çok sürmezdi. Bitmiyordu ama şimdi lanet olası odanın ısrarı. İnsan rüyasında ağlar mıydı? Hatırlıyordu. Çocukken. Ağlardı bazen. Yanaklarındaki gözyaşları hakikiye benziyordu. Serince. Sıvılara has akışkan.

  “Kimsin sen ya? Açsana kapıyı?”

  Boş duvarlar gülebilse şimdi sırıtıyor olurlardı. Nermin çaresizdi. Konuşarak korkusunu yenmeye çabalıyordu. Çok garip bir kâbus ortamının içindeydi. Yatak odasından yalıtılmıştı, ama her türlü nesnenin özelliğini normal halinde olduğu gibi hissedebilmekteydi. Parmağını beyaz badanaya sürüp ağzına götürdü. Çocukluktan bildiği tanıdığı badanaydı kokusu, tadı.  Ciğerlerine çektiği havanın bitebileceğine dair bir işaret yoktu, ama birazdan nefesinin sıkıştığını düşüneceğini biliyordu. Bunu kalbinin giderek daha çok atması ve sonunda belki de iflas etmesi takip edecekti.

  “Kimsin dedim? Ne istiyorsun benden?”

  Nefesi daralmaktaydı. Üçüncü büyük panik dalgası yaklaşıyordu. Kendini buna kapılmaktan alıkoyamıyordu.

  “Kimsin Allahın belası.” dedi Nermin son bir gayretle.

  Gözleri kararırken bir kuş sesi duyduğunu hayal etti. Hayal değildi. Hayır, hemen önünde duruyormuş gibi açık seçik duymaktaydı. Kuşlar cennetine misafir gidiyorum herhalde diye düşünürken yere yığılarak kendinden geçti.

 

*

 

  Safire Kayacı, hastasının yüzüne baktı. Nermin hanım kapalı oda şeklinde tezahür eden kâbus nesnesinin kara sularına girmişti. Kadının hücrelerindeki oksijen çoğaltılmıştı. Beyin hareketliliği de buna paralel artmıştı. Nabzı da. Şu anda 92’ydi. Metal başlığı takarak iki beyni aynı mahalle götürecek olan cihazı çalıştırdı. Gözle görebilecekleri bir kâbus nesnesi olmaması bir talihsizlikti. Meslektaşları aralarında bu tür dadanmalar için yoz mekan tabiri kullanmaktaydı. Safire Kayacı’nın bu alandaki ilk vakası olacaktı.

  Yavaşça kadının kâbus nesnesi tarafından sarmalandı. İçerisi çiğ bir aydınlıktı. Dörde beş metre ebatlarında eşyasız bir odaydı. Duvarlar modası geçkince pürtüklü badanayla boyalıydı. Nermin hanım hemen önünde duruyordu. Gözüne görününce irkildi, ama kim olduğunu görünce rahatladı.

  “Böyle bir yermiş demek ki, Nermin hanım?”

  “Evet. Dedemin evi dediğim gibi. Kendi elleriyle yapmıştı. Ev çok büyüktü. Diğer akraba çocuklarıyla saklambaç oynardık. Çocukluğumda, on iki yaşına kadar falan çok sık giderdik. Ninem sağdı o sıralar. Kötürümdü. Bir kanaryası vardı pencerenin kenarında. Onunla oyalanır dururdu. O öldükten bir gün sonra kanaryası da öldü. Birbirlerine çok bağlıydılar.”

  Nermin hanım evi bu yakınlarda müteahhite verdiklerine söylemişti. Safire bunu bilmiyormuş gibi, “Sonra?” dedi. Kadının çağrışımları rüya ortamında daha kuvvetli olabilirdi.

  “Aradan yıllar… Önce ninem, ardından dedem vefat etti. Ev yıllar sonra bana kaldı. Çok eskimişti. Müteahhite verdim. İki ay önceydi. Adam bir hafta kadar önce telefon edip yıkımın başladığını söylemişti.”

  Nermin hanımın gözleri çok kolay akla gelebilecek bu buluşu birdenbire yapıvermiş olmanın şaşkınlığıyla açılınca Safire gülümsedi. “Oda yıkılınca size taşındı yani.”

  “Nasıl olur ama?”

  “Tek varissiniz Nermin hanım.”

  “Nedir bu peki?”

  “Bir çeşit yamanma. Musallat olma yani. Eşyanın zihni yoktur ama. Odanın başka türlü bir izahı olmalı.”

  “Nasıl bir izah yani?”

  “Hafızanızı bir yoklayın. Sizden öncekilerin bildiği bir şey olabilir.”

  “Kuş sesi duydum her seferinde, kâbusun bitimine doğru.”

  “Bunun da bir anlamı olmalı.”

  Nermin hanım bütün gücüyle düşünmekteydi, ama gözlerinde bir sonuca varma parıltısı yoktu. Kadın unutmuştu besbelli. Kadın dört kâbus gecesinden sonra kendine gelmişti. Kalbi arızalıydı. Dördüncü kâbusta ölmesine ramak kalmıştı. Panik düşüncelerine ket çekiyordu. Safire uluslararası kongrelere katılmaktaydı. Şu ana kadarki bütün eşya tasallutunun ardında mutant zihinlerin tortuları bulunmuştu. Bu vakada da öyle olması çok büyük bir ihtimaldi.

  “Ben çok kısa bir süre bu yoz mekândan çıkıcam Nermin hanım.” Dedi safire. “Siz düşünmeye devam edin. Çocukluğunuza dönün. Bir şey… Mutlaka olmalı.”

 

*

 

  Nermin gitmeyin ben korkarım diye düşünmüş ama utancından sözcük haline çevirememişti. Bu arada bütün gücüyle düşünmekteydi. Çocukluğunda kalan sır yüklü şeylerin hepsi büyüdüğünde yetişkinler dünyasının sıradan edimleri haline dönüşmüştü. Arada endişeyle beyaz badanalı duvarlara bakmaktaydı. Kapısız bir mekânda olmak çok boğucu bir duygu vermekteydi. Kilidi kapalı bir hücrede insan manzarasız bir yerde bile olsa açılabilen bir kapıya umutla bakabilirdi. Burada kapalı kalmak çok başka bir şeydi.

  Kuş sesi duyulunca Nermin hanımın gözlerinin önünde bir görüntü belirdi. Artık yıkılmış olan evin oturma odasındaydılar. Dedesi ve annesiyle. Babası işte olmalıydı. Ninesi her zamanki koltuğunda uyuklamaktaydı. Sarı kanarya cikliyordu. Dedesinin yüzündeki korkulu bakış dikkatini çekmişti. “Gene geldi.” demişti. Annesi ona sus anlamına yorduğu bir işaret yapınca mutfağa açılan kapı tarafını işaret eden elini indirmişti adam. Gene geldi. Gene geldi.

  “Gene geldi.” dedi Nermin ve dört duvarın arkasını görecekmiş gibi bakarak sözlerine devam etti. “Evde bir şey vardı. Bir şey… Benden saklanan. Yaşım daha küçük olduğu için sanırım.”

  Nermin, Safire’nin onu duyduğunu varsayarak anlatmayı sürdürmekteydi. “Böyle zamanlarda odadakiler anlaşmış gibi sessizleşir, bu sessizlikte cıvıldayan kanaryamızdan başka geriye bir şey kalmazdı. Bir gün annem ananeme koltuğunda yeleğini giydirirken, napsın içimizden bir o görüyor demişti. Bunun dedemin o gün parmağıyla göstermek istediği şeyle ilgili olduğunu anlamıştım. Yaşım da 11 falandı. Bir daha öyle bir olaya denk gelmedim hiç, sonra da unutup gittim.”

   Nermin,yanında birdenbire beliren Safire’yi görünce gayri ihtiyari yana zıpladı.

  “Sizin haliniz ne böyle?”

  Safire eliyle sus işareti yapınca Nermin sesini çıkarmadı. Kadın garip bir şekilde hafifçe şeffaflaşmıştı.

  “Tüm anlattıklarınızı duydum” dedi Safire kendinden emin.

   Nermin bir şey keşfetmiş yüz ifadesiyle başını salladı.

   “Evet, sanırım kanaryamızın ötüşünü dinlemeye gelen biri vardı. Korkarım diye bana söylemedikleri.”

   “Bir adı var mıydı?”

   Bir isim vardı gerçekten de. Neredeyse otuz yılın ardından tek bir kez duyduğu ad beyninde parlayıverdi. Dadanık. Dedesi annesine fısıltıyla söylemişti. Saygı ve korku barındıran bir ses tonuyla.

   “Dadanık.”

   “Çok iyi. Şimdi ninenizi, kanaryanızı evle ilgili hatırladıklarınızı düşünün. Burası bir rüya ortamı. Siz düşündükçe o şey de materyalize olacaktır. Haydi başlıyoruz.”

  Nermin elinde televizyon uzaktan kumandasına benzeyen bir alet tutan Safire’ye baktı. Bu kadının ona alan ayarlayıcısı dediği şey olmalıydı.

  Nermin artık kanaryayı dinlemeye gelen kişiyle oda ilişkisinden emindi. Evleri çok eski bir kahvehaneye bakmaktaydı. Ninesi pencerenin kenarına yerleştirilmiş koltuktan en azından dışarıyı seyrederdi. Dedesinin bu kanaryayla nağmeleşip duruyor bizim hanım dediğini hatırlıyordu şimdi. Kanaryanın vücudu baştan sona sarı, sadece başının tepesi simsiyahtı. Adı da Osman’dı. Nermin birdenbire odanın ortasında belirginleşmeye başlayan kafesi görünce şaşkınlıktan gözleri kocaman açıldı. Safire hanım haklı diye düşündü. Geçmişin tortuları kalıba dökülüyordu.

 

*

 

  Safire odanın ortasında beliren yüksek sehpanın üzerindeki kafesi, içindeki hareketsiz ve sessiz kuşu ve daha geride koltukta oturan yaşlı kadını görünce içi umutla doldu. Bir sağaltma seansı seksen dakikadan daha uzun süremezdi. Başarılı olmak zorundaydılar. Yoksa beyne zarar vermemesi için tedaviye bir buçuk ay ara vermeleri gerekecekti. Kalp hastası olan Nermin hanımın birkaç kâbus daha kaldırabileceğini hiç tahmin etmiyordu. Geriye kalan son yirmi dakikaları hayat memat anlarıydı. Kadının kocasıyla, kızı muayenehanenin bekleme odasında heyecanla beklemekteydiler. İyi haber vereceklerdi onlara inşallah.

  “Kanaryanın sesi nasıldı Nermin hanım?”

  Kadının gözleri yaşlıydı. On beş sene önce ölmüş nineyi görmek kolay değildi. Fakat içinde bulundukları an da kaçırılacak zaman değildi.

  “Kanaryanın sesi Nermin hanım.”

  Kadın burnunu çekerek ona baktı. Aynı anda kafesteki kuş ötmeye başlamıştı.

  Safire yumruk yaptığı sağ eliyle en yakındaki duvara iki kere vurdu.

  “Buyrun içeri.”

  Ağdalı saniyeler aktı gitti. Kuş neşeyle şakımaktaydı. Safire eğer kadının ninesi konuşmaya başlarsa ne yapacaklarını düşünmekteydi. Birden hiç ummadığı birşey oldu. Kötürüm kadın yerinden doğruluverdi. Aslında bunu o yapmamıştı. Çünkü hala yerinde oturmaktaydı. Doğrulan başkasıydı. Dadanık. Nermin hanımın yüzünden kalbinin fazla mesaiye başladığı belli oluyordu. Safire hızla konuya girdi.

  “Ne istiyorsun söyle?”

  “Boş odaları sevmem ben.”

  Sesi sıradan yaşlı bir erkek sesiydi. Görünüşü de öyle. Kısa boylu, tıknazca bir adamdı. Nermin hanıma şok efekti yapacak devasa bir görünüme sahip olmamasını kendileri lehine bir şans saymaktaydı.

  Safire Nermin’e bakarak parmağıyla konuşma işareti yaptı. Kadının yüzü bembeyaz olmuştu. İnşaallah bayılmayacak ya da kalp krizi geçirmeyecekti.

  “Kuş çoktan öldü.” dedi Safire. “Dede de, nine de.”

  “Nermin var ya.”

  “Nermin çok hasta. Odan cansız kalacak yakında. Beni al.”

  Yan gözle Nermin hanımın yüzündeki itiraz çizgilerini taradı. Parmağını tekrar dudaklarına götürdü.

  “Neden seni alayım?”

  “Sağır mısın sen? Ben hem daha gencim, hem daha sıhhatliyim.”

  Sessiz saniyeler gerilim yüklü olarak akmaktaydı.

  Safire saatine baktı. Altı dakikaları vardı.

  Dadanık’ın yüzündeki tereddüt ifadesi umut vericiydi ama belli olmazdı.

  “Kadın iki kriz geçirdi. Üçüncü de ölecek gidecek haberin olsun.”

  “İyi o zaman.”

  “Aç kapıyı önce, Nermin hanım çıksın.”

  “Ya sen de kaçarsan?”

  “Rüyaların tapusu sende, tekrar musallat olursun kadına.”

  Dadanık kendinden eminlikle memnun memnun sırıttı. Birkaç saniye sonra Nermin hanımın solundaki duvarda normal ebatlarda bir kapı belirdi. Aralık durmaktaydı.

  “Çıkın Nermin hanım. Biraz çabuk lütfen.” dedi Safire.

  Nermin hanım sandığından hızlı bir hareketle dışarı çıkınca kapı yok oldu.

  “Eh, kaldık mı başbaşa.”

  Safire gülümseyerek adama baktı ve başıyla olumladı. Arkasında tuttuğu alan şiddeti tarayıcısını parmağıyla son kerteye kadar sürdü. Sonra sağ elini burnuna götürerek nanik işareti yaptı.

 

*

 

  Nermin hanım uyandığında başucunda duran Safire’yi görünce şaşırdı.

  “Siz ne zaman çıktınız?”

  “Hiç içerde değildim ki.” dedi Safire.

  “Sonsuza kadar hiç yaşlanmayacak, hastalanmayacak, kuş sesi dahil herşeyin taklidini yapabilecek bir software, yani benim holografik kopyamla uzayda bir yerlerde dolanıp duracak.”

  “Bitti mi yani kâbuslar?”

  “Bitti merak etmeyin.”

  “O yarı şeffaf hal kopyanızdı demek.”

  “Evet. Sağaltma seanslarında birer kopyadan yararlanabiliyoruz. Odada çıkacak tek delik olmayınca beklenmedik bir olayda ikinci bir müdahele yapabilmek için içeri kopyamı salmam gerekmekteydi.”

  Nermin hanım dalgınlaşmıştı. Seans öncesi kabarıp alçalan göğsü normal ritmine kavuşmuştu.

  “Neydi bu dadanık. Anladınız mı siz?”

  “Dedeniz evi inşa ederken bir şekilde içerde kalmış bir enerji çeşidi denebilir. Kuş sesini dinliyordu. Kuş yokken de vardı mutlaka. Kendine bir aile bulmuştu. Size yamamıştı kendini. Sonra tek mirasçı kaldınız. Evi yıkıma verdiniz. Kiracı gelse onlarla oyalanabilirdi pekala. Olmayınca bu yüzden size dadandı.”

  “Ninemi görmek…”

  Kadının gözleri dolmuştu tekrar. Bu defa sevinçtendi. Safire kadına sarıldı ve “Haydi kalkın ve bekleme odasında bekleyen eşinize ve kızınıza iyi haberi verelim. Kimbilir ne kadar gergindirler şu anda.” dedi.

  Safire kadına ölümün ne kadar yakınından geçtiği söylemeyecekti. Dadanık onu rüyalarında saatlerce kapalı yerde tutmaktaydı. Bu zaman göreceliydi. Rüyasında bir iki dakika gibi geçiyordu. Korkunç bir şeydi.

  Kadın doğrulup kendine çeki düzen verdi. Birlikte odadan çıktılar.

  Safire üst kattaki küçük çalışma odasında raporunu tutmaktaydı. Son cümlesi bayağı artistikti. “Holografik ikizim şu anda kainatın kimbilir hangi köşesinde. Benden uzun varkalacağı kesin.”

 

Ezgi Gürçay

                                             —————–

 

Dadanık’a Ek: Bu dedem ve vefat eden ananemden ördüğüm bir hikaye. Ananemin sarı tüylü ve siyah başlı kanaryası Osman, onun vefatından bir kaç gün sonra ölmüştü. Evimizde Dadanık filan yoktu fakat hikaye paranormal seyir göstereceğinden bu kısmını kurguladım. Tanıdık malzemelerle örmek yazarın işini kolaylaştırıyor. İnsanların bir çoğu rüyalarında odadan odaya açılan evler görürler. Benim çok sık gördüğüm rüyalardandır. Olmayan bir odaya hapsolma fikri buradan gelişti. Yarı anı yarı kurgu ve fantezi ürünü olan bu öyküyü ben beğenerek yazdım.

Kâbus Silici-2

Mart 21, 2009 - 2:37 pm No Comments

                   Beni Sen Öldürdün

               Kâbus Silici-2  

                                        

2008 yılında kullanıma giren dreamrecorder aparatı sayesinde rüyalar kaydedilmeye başlandı. Depresyonlu hastalarda ve sara gibi nörolojik rahatsızlıklarda manyetik uyarım tedavisine de eş zamanlı geçilmişti. Daha sonra Japon patentli Dreamtwin makinelerini rüyaları bölüşmek için kullandı. Bu sayede psikologlar hastalarını rahatsız eden kâbusları bizzat deneyimlemek şansına erişmişlerdi. Gece rüyalarına musallat olan kâbusları defetmek için iki yöntem vardı. İkisi de çok yeniydi. Birincisi hastanın beyni civarındaki manyetik alan gücünü biraz artırmaktı. Diğeri de beyne minik elektrik şokları vermekti. Bu arada tıpkı antibiyotiğe direnç gösteren ve mutant karakter kazanarak ilaçlara aldırış etmeyen bakteriler gibi kabuslar da direnç kazanmaya başladıklarından seanslar bayağı zorlu geçmektedir. Psikolog Safire Kayacı hastalarını sağaltmada manyetik alan kullanan ekoldendir. Bu tür sağaltıcılara argoda Kâbus Silici adı verilmektedir.

 

        Figen Karaca bakışlarını LCD ekrandan çektiğinde arabanın hemen önünde duran çocuğun korkuyla açılmış iri gözlerini gördü ve köküne kadar frene bastı. Önündeki sarı Reno nedeniyle yavaş gitmekteydi. Düşünceleri bir yere dalınca araları açılmış, mavi önlüklü kız kadar kendi poposu da bu sayede kurtulmuştu.

 

  Motor istop etmişti. Siz yine hâlâ ananızın margarini mi kullanıyorsunuz? Figen radyo düğmesini kapatırken mazide kalan bir reklamı duyduğunun farkında değil gibiydi. Sağ kaldırımda yürüyen bir grup öğrenci kıl payıyla atlatılan kazayı seyretmek için durmuşlardı. Bir an aralarında tanıdık bir yüz seçtiğini sandı.

  “İyi misiniz hanfendi? Çocuk birden yola çıktı. İyi ki yavaş gidiyordunuz.”

  Figen aracının penceresine eğilmiş esnaf tipli, görmüş geçirmiş yüzlü orta yaşlı adama bakıp başını salladı. Atlatmıştı tehlikeyi bir şekilde. Kaldırımda gördüğü tanıdık yüzü unutmuştu şimdi. Kapıyı açıp dışarıya çıktı. Kahverengi saçlı kız taş çatlasa sekiz yaşında filandı. Kıyafeti temiz ve yeniydi. Yanında biri olması gerekmez miydi?

  “Annesi geliyor.”

  Gelen annesi değildi.

  “Ne oldu burada?”

  Boyama sarışın saçlı, tombulca kadın adamın anlattıklarını dinlerken Figen kıza doğru eğildi. “İyi misin?”

  Kız robot gibi başını sallayınca Figen korktu. İnşallah çocuk bir şok filan geçirmiyordu.

  “Adım Ayten. Öğretmenim. Şuradaki ilkokulda. Bu kız öğrencim. Adı Serpil.”

  Arkada duran arabalar klakson çalınca Ayten hanım otoriter birşekilde onlara baktı ve “Beş dakka bekleseler…” dedi. Figen’e döndü. “Kızın bir şeyi yok. Belki biraz korkmuştur. Ben onla ilgilenirim.”

  Figen kadına minnetle gülümsedi.

 “Teşekkür ederim.” dedi ve arkada klakson çalanları daha da bekletmeden aracına giderek motoru çalıştırdı.

   Figen, Pınar’ın numarasını ikinci kez de boşuna çaldırınca telefonu yerine bıraktı. Arkadaşı eve gelmemişti henüz. Figen bugün işten bir saat erken ayrılmıştı. Babasından kalan ve araba kiralama işlemlerinin yapıldığı bir şirketin dokuz senelik işletmecisiydi.

  Oturduğu koltukta iyice kaykılarak gözlerini yumdu. O kız çocuğu açık ya da kapalı her saniye gözlerinin önündeydi. Zamanında başını kaldırmamış olsaydı şimdi evinde olamayacaktı kuşkusuz.

  Üç ay önce son petrol krizinin artçı dalgaları nedeniyle benzine bağımlı sektörlerde hafif bir sarsılma yaşanmıştı. Yaptığı işten dolayı fiyatlarıdaki en ufak oynama onları da etkilemekteydi. Evine dönerken aklı biraz bu ekonomik grafiklerdeydi ve arabayla ansızın yola fırlayan bir kızı pestile çevirmesine ramak kalmıştı.   

 Figen radyodaki o nuh nebiden kalma tuhaf reklam metnini hatırlamaya çalıştıysa da başaramadı. Küçük kız sağsağlim evine ulaşmıştı. Ve tüm çocuklar gibi yatacak kalkacak ve ertesi gün herşeyi unutmuş olarak okula gidecekti. Önemli olan buydu.

  Şimdi Murat burda olsaydı herşeyi anlatırdı. Kocası Murat annesinin rahatsızlığını haber alıp dün gece apar topar Aydın’a gitmişti. Sabah on birde attığı mesajda durumunun iyi olduğunu bildirmişti. 65 yaşındaki kadın şeker komasına girmişti. Birkaç test yapılması gerekmekteydi. Şu anda hastanedeydiler mutlaka.

  Figen bir zamanlar kendinin de sabahçı, öğlenci olduğu zamanlar olduğunu hatırladı. Onun da akşama doğru 17:00 de çıktığı olurdu. Ve o kız da öğlenciydi. Hava daha kararmamıştı. Öğretmeninin söylediğine bakılırsa evi de yakındı. Annesi belki bu olayı işittikten sonra birkaç gün Serpil’i kendi okula bırakıp almak isteyecekti. Sonra yine tek başına çıkacaktı yollara. Şimdi kendisinin şirkette bütün sorunlara karşı tek başına durması gibi.

  Televizyonun arkasının dönük olduğu duvarda baktı. Murat bu eve taşındıkları sene tüm ailenin fotoğrafını asıştı. O gün iki kere çekiçle çiviyi tutan parmağını yaralayıp parmağını ağzında emerek acıyı nötralize etmeye çalıştığı o gün, biz de evli çiftler gibi birbirimizden çok televizyona bakmaya başlarsak en azından bu fotoğrafları görebilelim demişti. Beş yıl önceydi. Zamanları göreceli daha boldu. Şimdi Murat işi başından aşkın bir avukattı. İkisinin de ne televizyon, ne de aile resmi izleyecek zamanları vardı.

  Annesi Figen’e doğum yaptığında 38 yaşındaydı. Ailenin tek çocuğu olmanın ne kadar avantajı varsa bol bol yararlanmıştı. Babası İstanbuldaki işini ona devredip, bu yaştan sonra annenle bana sakin kasaba hayatı yaraşır demiş ve Dalyan’a yerleşmişlerdi. Arada bir orada tanıştıkları genç bir ailenin beş yaşındaki kızlarından bahsedip dolaylı olarak torun dileklerini hissettiriyorlardı. Figen ikisinde de bir rahatsızlığa raslanmadığı için işi soyaçekimle açıklamaya karar vermişti. Ailede geç çocuk sahibi olunmaktaydı.

  Gözlerini açtığı yer tanıdık bir mekândan defalarca kopyalanmış gibi duran bir odaydı. Bu nedenle hemen çıkartamıyordu nerede olduğunu. Solunda yedi cücelerin evinin kapısına benzer kapıcık vardı. Bu kapıyı nereden… Tam o sırada da beyaz yağlı boyalı kapı açıldı. Kapının gerisindeki kimsenin minik gölgesi içeri girdi.

 “Sen gözüme…sen gözüme o çomağı sokmasaydın ölmiycektim ben.”

  Figen sapsarı saçları omzuna dökülen kıza baktı. Kimdi bu? Kız başını kaldırıp gözlerini içine baktığında tanıdı onu. Gözleri masmaviydi. Oldukça güzel bir kızdı. Ama ölü biriydi adını bir türlü hatırlamadığı kız.    

  Figen kızın annesinin yüzünü de hatırlıyordu şimdi. Sanırım kız annesine çok benzediği içindi. Kim arkadaşının velisini bunca yıl sonra hatırlardı ki? Kadın oldukça uzun boylu ve geniş omuzluydu. Otorite ışıyan, biraz somurtkan bir görünüşe sahipti. Bu da güzelliğe inen yassılaştırıcı bir çekiç gibiydi. Kız büyüyünce ona benziyecek diye düşündü Figen elinde olmadan. Tabii kızın büyümesi mümkün değildi. Çünkü 5 yaşındayken bir trafik kazasında ölmüştü.

  “Hepsi…Hepsi senin yüzünden.”

  Kız yaklaşınca mavi gözlerinden birinin beyazının artık kanla boyanmış olduğunu gördü. Bu göz biraz şehla da bakmaktaydı. Evet çünkü o göze kocaman bir çomak girdi. Girmedi de, sıyırdı. Benden iyi kim bilecek. Sopa elimdeydi. Kız 1985’de arkasında long vehicle yazan bir yük kamyonunun altında kalarak ölmüştü.

  “Sen büyüdün, ben bak bu boyda kaldım. Şimdi senin kısalma zamanın. Anladın mı? Senin sıran geldi. Senin sıran.”

  Figen gözlerini açtığında oturma odasının bildik görüntüsüne baktı. Halının üzerinde hâlâ rüya kırpıntıları vardı. Üç adet mavi ve bir adet turuncu bilye gözünü onlara dikince silinip gittiler.

  Şimdi senin kısalma zamanın.

  Figen doğrularak sokak kapısına doğru yürüdü. İki kilit kapalı ve sürgü sürülüydü. Sezgileri başka kapıdan girdiler tatlım diyordu. Maziden ansızın fışkıran ikaz habbecikleri.Mutfağa çay koymaya gittiğinde bir başka şey öne çıktığından unutmuştu varlıklarını.

  “Başak.”

  Musluğu çeviren eli donup kaldı. Rüyasında gördüğü kızın adı  Başak’tı. Çeyrek yüzyıl önce kazada ölmüştü. Ve şimdi böyle ansızın rüyasına girmesi… Ne demekti bu? Kötü şeyler sezen yanı basbağırdı. Musluğu kapatıp geriye baktı. Kapının ağzında birini göremeyince içi rahatladı. Neşesini, yaşama sevincini kısaltan korkunç gün ve gece kâbusları böyle yumuşak bir girişle başlıyordu. Tıpkı basit bir sıyrıktan içeri giren tetanos bakterileri gibi.

 

*

 

 

   Safire metal başlığını taktı ve  Figen hanımın kâbusistanına ayak bastı. Hastasının beyin dalgaları saniyede 11’lik tura gelmişti. Alfa dalgaları. Hücrelerdeki oksijen artırılmıştı. Rüya makinesi beyinde görüntü duyarlı bir çeşit hafif epilepsi hali yaratmaktaydı. Böylece rüyalar hem görüntülü olarak kaydedilebilmekte, hem de uzman doktorun anında müdahalesi söz konusu olmaktaydı. Kadının esas bedeni  laboratuvardaki yatağında uyku halinde yatmaktaydı. Tryptophan kullanarak kadını doğal uyku haline geçirmişti. Zihni uyarılmıştı. Düş kapısı aralanık durumdaydı yani. Kadının düş ortamında hareketli olan sanal sureti poposona çok küçük gelen alçak bir sandalyede oturmaktaydı. Odanın bir duvarına yerleştirilmiş panoda çeşitli çocuk işi çizimler asılı durmaktaydı. İlerdeki dikdörtgen biçimli uzunca masanın üzeri mavi beyaz pötikareli bir masa örtüsüyle kaplıydı. Figen hanımınki dahil 5 pembe sandalye, 5 de mavi sandalye  vardı. Anaokulu sanal alanda yeterince temsil edilmekteydi. Başlayabilirlerdi.

  Yetişkinler için pek büyük olmayan odanın iki kapısı vardı. Bunların beyaz olanı kâbusu içeri buyur eden, siyahı da defeden kapıydı. Beyaz kapı korku filmlerine özgü bir şekilde gıcırtıyla öne doğru açıldığında Safire fazla şaşırmadı. Kâbusların mutant virüsleri eylemlerine insanların beyinlerinden sağdıkları çeşitli efektler eklemeye başlamışlardı.

  “Gözümü kırpıştırınca bile acıyor.”

  Gözün yerinde kıpkırmızı bir bilyeyi andıran topcuk vardı. Kenarlarında çapaklar birikmişti. Kız gözünü kapatıp açtıkca gözyaşına benzeyen, ama koyu sarımsı bir cerahat yanağına süzülüyordu. Bir çubuk bu kadarını yapmış olabilir miydi?

  Kâbus nesnesi sarı saçlı kız  bir iki adım yaklaştığında Figen  olduğu yerde büzülmüştü. Safire, Figen hanımla yaptığı konuşmalarda 6 ay önce bir arabayla kaza yapmanın eşiğinden döndüğünü ve ardından bu kâbusların başladığını öğrenmişti. O zamandan bu yana her gece anaokul arkadaşı olan bu kız tarafından şiddetle rahatsız edilmekteydi. Son bir ayda kadın on beş kilo zayıflamış ve çalışamaz hale gelmişti. Uyku hapları da mutant kâbusu engelleyememekteydi.

  Figen, Başak’a bir şeyler dedi, ama sesi çok cılızdı. Safire ondan taş çatlasa ancak 4 metre uzaktaydı.

  Safire elindeki uzaktan kumandayla ortamın alan gücünü ayarladı. Şımarık hayalet kızın yaşı nedeniyle fazla direnç göstermeyeceğini umuyordu. Manyetik alanı azıcık artırdı. Azami gücün dörtte üçündeydiler şu anda. Teknolojideki yeni gelişmeler sayesinde psikologlar hastalarını rahatsız eden kâbusları bizzat deneyimlemek şansına erişmişlerdi.

  Beyaz kapı ikinci bir gürültüyle aralandı. Adı Başak olan ölü çocuğun elinde ve dizlerinin üstünde kalan eteğinden görünen bacaklarında derin sıyrıklar vardı. Şimdi en güçlü kozlarını masaya bırakıyor ve  Figen’in vicdan tezgâhını çökerteceği en okkalı kartları açıyordu.

  “Bak dizlerime. O kamyon beni altına aldığında önce baldırımdan bir et kopardı. Kolum arkaya bükülerek ters döndü ve kırıldı. Tekerlek yan taraftan yüzüme çarpıp beni savurduğunda bütün dişlerimi acı vitamin hapları gibi yutmuştum.”

  Safire, Figen’ e baktığında durumun ciddiyetini anlamıştı. Kadın sandalyede hüngür hüngür ağlamaktaydı. Sürekli ben yapmadım, ben yapmadım demekteydi. Safire manyetik alan gücünü yavaşça azami seviyeye getirdi. Tahmin ettiği gibi bu kız kılığındaki şey mutant bir kâbustu. Bunlar yeni teknolojiye ayak uydurmuş tekinsiz varlıklardı. Yokedilmeleri bayağı zor olmaktaydı.

  Birden içeriye üç kişi giriverdi. “Boşuna ben yapmadım deme. Şahitlerim de var. Bak.”

  Orta yaş başlarında bir kadın, sarı kısa saçlı bir kız çocuğu ve o kızın yanında duran şişman siyah saçlı bir çocuk. Figen’in gözleri dehşetle büyümüş, ağzı da felce uğramış gibi açılmıştı. Haykıracaktı herhalde. Safire manyetik alanı başka bir moral alanıyla desteklememiz şart diye düşündü.

 

*

  Figen öğretmeni Nursel hanımı görünce, “Ben yapmadım öğretmenim.” dedi. Ama kadının yüzündeki donuk ifade değişmemişti. Başak’ın gözüne çubuğun girdiği gün ona odaya kapatma cezası vermişti bu kadın. Şimdi onu dinleyip de hak verir miydi?

  “Güneş’e söz verin öğretmenim” dedi Başak Nursel hanıma doğru dönerek.

  “Evet öğretmenim.” dedi Güneş. “Ben gördüm olanları. Figen çubuğu kaldırdı ve çubuk Başak’ın gözüne girdi. Öyle değil mi İhsan.”

  Güneş denilen kız suratında şaşkoloz ifadeyle etrafını seyreden  çocuğun omzuna eliyle vurduğunda çocuk robot gibi ardarda kafa salladı ve ifadeyi tasdik etti.

  Figen etrafına bakındı. Onun şahidi filan yoktu. Aklına gelen sözleri söyleyemeden unutuyordu. Aynı o gün gibi. O gün hatasız olduğumu söylemediğim gibi diye düşündü.

  İşte o zaman bir şey oldu. Doktoru Safire yaklaşarak öğretmene iki metre karşısında durdu. Figen, Başak’ı kapının girişinde görür görmez Safire’nin varlığını unutmuştu. Fazla umutlanmaya korkarak Safire’ye baktı. Safire kadına uzaktan göz kırparak bana bırak anlamına bir işaret yaptı.

  “İzin verin de konuşayım öğretmen hanım” dedi Safire kâbus nesnesi kadına bakarak.

  “Siz de kim olarak bulunuyorsunuz burda?”

  Safire koltuktaki Figen’e işaret ederek “Ben Figen hanımın doktoruyum. Adım Safire Kayacı. Onu temsilen burdayım.” dedi. Hastamı müdafaa etmek istiyorum. Görüyorsunuz ki öğrenciniz Başak’ın yeterli sayıda şahidi var.”

  Kadın emin olmak ister gibi çocuklardan tarafa baktı ve sonra Safire’ye döndü.

  “Hastanızı savunmak en tabii hakkınız. Fakat siz o gün orda bile değildiniz. Hastanızın sözlerine dayanarak yapılan bir savunma geçersiz sayılır takdir edersiniz ki.”

  Safire kadına elindeki ses alıcısını uzatarak devam etti.

  “Evet. Ama hastamı muayene ederken anlattıklarında kopukluklar olduğunu tespit etmiştim. Hipnoz bizim işimizin parçası. Bana verdiği bilgiler bu nedenle sağlam ifadelerdir. Herşey bir kaza sonucu gerçekleşti.”

  Burnu ortasından kopup düşmek üzere olan Başak haykırarak araya girdi. “Hayır öğretmenim. O gün o çubuğu gözüme soktu ve benim gözüm kapandı. Ertesi gün karşıdan karşıya geçerken gelen kamyonu gözümü oğuşturduğum için göremedim ve altında kaldım.”

  Öğretmen iki tarafı da his belli etmeden dinlemekteydi. Safire çözümün mahkemenin alacağı karara bağlı olduğunu anlamıştı. Verilen hükme göre kız ve diğer mutant kâbuslar ya o siyah kapıdan çıkıp defolacaklar ya da Figen hanımın yakasına yapışmaya devam edeceklerdi. Bir kâbus silme seansı hastanın beynine zarar vermemek için en fazla seksen dakika sürerdi. Şu anda 64. dakikadaydılar. Acilen yeni bir taktik geliştirmeleri lazımdı. Aklına ilk gelen onların safında yer alacak bir şahitti. Tek sorun Başak’ın öğretmen ve arkadaşları gibi olmayan, yani etkisi altına alamayacağı birini bulmaktı. 

  “Figen hanım, bize acilen sizin yanınızda olacak bir arkadaş lazım. Böyle biri var mıydı? Sizi çok seven. Bu küçük cadının etkisine girmeyecek biri?”

  “Kim olabilir ki. Etkilemeyeceği. Hatırlayamıyorum ki.”

  “İyi düşünün. Anneniz, babanız olamaz. Orada, anaokulunda olan biri lazım ve Başak’ın ele geçiremeyeceği biri.”

  Figen’in moralce çökmüş yanı ağlamak, hıçkırmak ve yalvarmak istiyordu. Suçsuzdu. Çubuk çamurluydu. Çocuklardan biri birşey göstermek için onları çağırdığında halka haline gelmişlerdi ve çamur yanında duran çocuğun pantolonuna bulaşmasın diye Figen sopayı havaya doğru kaldırmıştı. Halkayı yarıp da gösterileni göremeyen Başak da o zaman arkadaşlarının sırtına abanarak ortada ne varsa bakmaya çalışmış, ucu göğe bakan çubuk da göz kapağına değmişti. Yine de ceza almıştı yıllar önce. Sırf kız tanınmış bir aileye mensup diyeydi. Annesi öyle demişti sonra. Mücadele et diyen yanıysa inatla o gün düşten uyandığında halının üstünde gördüğü bilyeleri hatırlatmaktaydı. Ne alakası vardı şimdi? Kadın tam bunu doktora anlatacağı sırada kaza anında kaldırımda gördüğü ve unuttuğu yüzü hatırladı. Ve de o maziden gelen reklamı.

  “Siz hâlâ ananızın margarini mi kullanıyorsunuz. Radyoda… Reklam. Bir ara dalmıştım biliyorsunuz. Kaldırımda öğrenciler vardı. Bir yüz.”

  Figen hayretle durakladı. O yüzü ve halıdaki bilyeleri çözmüştü birden.

 “Ama o reklam öyle değildi ki.” dedi Safire. “Annenizin olacak. Yıllar önce. Bir ilinti var sanırım. Öyle değil mi?”

  Kadın yüzündeki ifadeyi doğru okumuştu.

  Figen başını salladı. “Ali Kemal. Onla bir gün bilye oynarken garip bir durum…”

  Figen çeyrek yüzyıl arkada kalan yerdeki kıpırtısız su yüzeyinde maziyi seyrediyordu. Çocuğun saçları siyahtı. Cildi beyaz ve parlaktı. Bakışları cin gibi parlamaktaydı.  Ama o ilkokula giderken kopmuş bir elektrik teline yapışarak ölmüştü.

  Figen o an o çocuğu tamamen hatırladı. Bahçelerindeki bilye oyununu da. O gün nerden türediği belirsiz dört bilyeyi ne yaptıklarını da. O bilyeler aralarında ufak bir hatıraydı. Figen bunların hepsini yıllardır düşünmemiş olduğunu hatırlayınca şaşkınlıkla ağzı açıldı. İçini bir ümit kaplamıştı. “Ama o bana cevap verebilir mi?”

  Safire yüksek sesle söylenen bu son cümleyi duymuştu. Kadının doğru iz üstünde olduğundan emindi. Öne doğru eğilerek akla ilk gelen en doğru cevaptır dedi.

  İşte o zaman kız büzüldüğü koltuktan fırlayarak ayağa kalktı. “Ali Kemal’in dinlenmesini istiyorum.”

  Beyaz kapı üçüncü ve bu kez gıcırtısız bir şekilde açıldığında Safire de saatine baktı. İnşallah doğru kişi gelmişti.

  Siyah önlüklü kolalanmış beyaz yakalı çocuk içeri geldi ve tam ortada durdu. “Burdayım. 999 Ali Kemal Yurdakul.”

  Çocuğun oldukça aydınlık bir yüzü vardı. Figen sevinçle gülümsedi.

  “Ali Kemal. Sensin.”

  “Figen, çok büyümüşsün.”

  Figen karşısında duran çocuğun aklında kalan son halini inceliyordu. Onu duyup gelmişti. Ali Kemal asla yalan söylemezdi ve o bir ölüydü. Onun enfekte olma ihtimali var mıydı acaba. Bir yandan Safire onu görmesinin bu durumla bağlantılı olduğunu söylemişti.

  Çocuk aklından geçenleri anlamışcasına “Bir sorun mu var?” diye sordu.

  “O gün o dört bilyeyi görmüştüm. Korktum. Söylemedim sen diğer arkadaşlara anlat dediğinde. Ellerimizle yakalamaya çalışmış ve onlar sanki rüzgar gibi avucumuzdan sıyrılıp gitmişti. Sonra baktığımızda yine çimenlerin içindeydiler ama tekrar denediğimizde yine avcumuza alamamıştık.”

  Safire zaman kaybının sırası olmadığını düşünüyordu. Ama bu konuşmanın çocuğun işlevi için gerekli olduğunu seziyordu. Bu ikiliyi küçükken birbirine sağlamca bağlayan bir şeyler olmuştu.

  Çocuk eliyle avutmak ister gibi Figen’in omzuna dokundu. “O bilyeler sihirli gibiydi. Ve sadece ikimiz görmüştük. Şimdi sana nasıl yardımcı olabilirim anlat.”

  Figen sonra Başak’ı göstererek onlanları yıldırım hızıyla anlattı. Çocuğun yüzünde çok sakin bir hal vardı. Kâbusun ona bulaşamadığını gören Safire tekrar umutlanmıştı.

   “Bana yardım et Başak’ı, şaşkın öğretmeni ve iki yalancı şahidini def edelim.”

  “Aptal Ali Kemal mi sana yardım edecek? Elektrik telini tutup kıçını kömür yapan ahmak mı? Hah hah ha…”

  Ali Kemal çocuk halini aşan bir bilmişlikle alaylara aldırmadan sırıttı ve pantolonun cebinden dört bilye çıkardı. “Bak burdalar.”

  Figen umutla başını çevirip Safire’ye baktı. Kadın gülümsedi ve “İki dakikamız var.” diye fısıldadı.

   “Şu mavi bilye şaşkın öğretmen hanıma.”

   Bilye karnına çarpınca Nursel hanım garip bir çığlık koyuvererek hızla yapıbozuma uğradı ve ufalarak gözden yitti gitti. İkinci mavi bilye İhsan’ı, üçüncüsü de Güneş’i silmişti odadan. Başak ağza alınmayacak küfürler ve tehditler savurmaktaydı. Yüzünden çok korktuğu belliydi.

  Ali Kemal son bilyeyi fırlatmadı ve Figen’e uzattı.

  Figen bilyeyi alınca yokladı. Sertliği normal bilyelere benziyordu. Safire’ye baktı.

  “Verin bilyesini gitsin. Son kırk saniye.” dedi.

  Figen ayağa kalkıp korkuyla kendine bakan Başak’ın yanına gitti. Kızın sağ bileğini tuttu ve turuncu bilyeyi avucuna bıraktı.

  “Ben senin gözünü acıttım. Bu olağanüstü bilyeyle ödeştik. Tamam mı?”

  Başak’ın  gözleri yaşlıydı. Figen’in yanakları da ıslanmıştı. Bu arada Ali Kemal yokolmuştu, ama henüz farkında değildi.

  “Tamam mı dedim?”

  “Tamam.”

  “14 saniye Figen hanım.”

  Figen kızın sol elini tutarak siyah kapıya götürdü. Sandığının aksine kız kapıyı kendi açıp tek bir kelime söylemeden dışarı çıktı. Figen kapıyı örterken Safire’nin muayenehanesinde gözlerini açtı. Safire’nin yüzü gülüyordu. Olmuştu galiba.

 

*

 

  Hastası gittikten bir saat kadar sonra raporunu yazıp bitiren Safire 

son cümleyi meslektaşlarının nasıl bulacağını düşünmekteydi.

Mevcut olmayan bilyeler sayesinde, işlenmemiş bir suçun diyeti ödendi.

 

                                   ——————–

 

Ben Sen Öldürdün’e Ek: Serideki bu ikinci öykü benim anlatıp anlatıp bitiremediğim bir anının tezahürü biraz da. Anaokulunda bir arkadaşımın gözüne o çubuğu istemeden soktuğumda tüm gün kapatılma cezası almıştım. İstemeden yaptığımı anlatmış olmadığım için herkes benim bilerek yaptığımı düşünmüştü. Bu hikayeyi yıllarca anlatmış oma sebebim bu olmalı. Cezaya kapatılığım odada gelip geçen öğretmenler niye böyle bir şey yaptın demişlerdi. 4, 5 yaşlarında bir çocuk neden anlatmaz ve susar bilmiyorum. Belki yanlışlıkla da olsa hasar verme nedeniyle bir suçluluk duygusu. O arkadaşım bşr kamyonun altında kalmadı tabii. Burası öyküdeki travmayı şiddetlendirmek için uyduruldu. Bu öyküyü yazdığıma çok memnunum. Hem çok sevdim hem artık aynı hikayeyi dönüp dolaşıp anlatmıyorum. Eğer bu bir ihtiyaçtıysa öykü malzemesi çok demektir, sevinerek söylemeliyim. Bu olayı dışındaki bir çok şey fantezi ürünü yine. Bilyeler ve elektriğe kapılan ilkokul arkadaşım hariç. Onu burda anabildiğim için mutluyum.

  

Kâbus Silici- 1

Mart 14, 2009 - 6:09 pm No Comments

                     

                      Kâbus Silici- 1

 

2008 yılında kullanıma giren dreamrecorder aparatı sayesinde rüyalar kaydedilmeye başlandı. Depresyonlu hastalarda ve sara gibi nörolojik rahatsızlıklarda manyetik uyarım tedavisine de eş zamanlı geçilmişti. Daha sonra Japon patentli Dreamtwin makinelerini rüyaları bölüşmek için kullandı. Bu sayede psikologlar hastalarını rahatsız eden kâbusları bizzat deneyimlemek şansına erişmişlerdi. Gece rüyalarına musallat olan kâbusları defetmek için iki yöntem vardı. İkisi de çok yeniydi. Birincisi hastanın beyni civarındaki manyetik alan gücünü biraz artırmaktı. Diğeri de beyne minik elektrik şokları vermekti. Bu arada tıpkı antibiyotiğe direnç gösteren ve mutant karakter kazanarak ilaçlara aldırış etmeyen bakteriler gibi kabuslar da direnç kazanmaya başladıklarından seanslar bayağı zorlu geçmektedir. Psikolog Safire Kayacı hastalarını sağaltmada manyetik alan kullanan ekoldendir. Bu tür sağaltıcılara argoda Kâbus Silici adı verilmektedir.

 

 

  “Meeeyveee, oyda mısın?”

  Eski komşuları Meliha hanımın sesi konumuna uygun bir şekilde yer altından gelir gibiydi. Tipinden, öfkeli ve alaycı sesinden, meraklı bakışlarından korktuğu yaşlı komşu kadın, o sekiz yaşındayken ölmüştü.

Sesini ve ismini bunca yıl sonra birdenbire hatırlarken, korkusunun böylesine üst kertelere yükselmesi çok şaşırtıcıydı. Merve’nin dudakları bir şeyler söyleyecekmiş gibi beceriksizce hareketlendi. Ses yerine zayıf bir nefes yükselebildi ciğerlerinden.

  “Meeeyve! Pabucu yarım çık sokağa oynayalım.”

  Meliha hanım karşılarındaki büyük binanın yanındaki iki katlı evinde otururdu. Kocasının ölümünden sonra sadece kedileriyle yaşar olmuştu. Geleni gideni azdı. Bazen sokağın bir köşesinden çıkıverirdi. Bazen de demir parmaklıklı balkonunda gelip geçene bakar, laf edip sataşırdı. O binbir sesle. Çünkü Meliha hanım her komşunun, annesinin, babasının, bakkalın taklitlerini yapardı. Yaptığı taklitler öyle başarılı olurdu ki, içindeki yabansıl bir yanın korkudan hoşafının yağı kesilirdi. Şimdi ne alakası vardı, ama. Kadını yirmi senedir görmemişti.

 “Ah. Burdasın demek küçük kız. Külaha akide şekeri doldurayım mı? Bugün leblebi tozum da var. 25 liraya.”

  Almanyalı bakkalın sesini bunca yıl sonra duymak neden bu kadar korkutucuydu. Birisi eli böğründe, diğeri deste deste paraları keyifle sayan iki kişinin veresiye ve peşin satıcı olarak resmedildiği o meşhur karikatürü civardaki bakkal ve marketlerden ilk o asmıştı. Yani bakkal herkesin kurnaz olduğunu bildiği cin gibi bir adamdı. Meliha hanımın böyle birine sanki oymuş gibi öykünebilmesi sinirlerini bozmaktaydı. O sıralarda ama. Deforme olmuşluk duygusu alt tabaka da yırtılmayı bekleyen ince bir zar gibi belli belirsiz hissettirmekteydi kendini. Mazinin sisli denizinde çanlı şamandıra. Balataları azcık yerinden oynamış o kadar.

  “Tipitip cikleti mi istersin yoksa? Tipitoş, Tipicik ve havhav Tipitop da olsun mu?”

  “Bana çocuk muamelesi yapma.”

  “Çocuk hiç bitmez. Annen, baban ve ilkokul öğretmenin Nimet hanım anlatmadılar mı hiç sana?”

  Merve içinden yalnız değilim diye tekrarladı. Yalnız değilim. Sonra bunun doğruluğunu saptamak istercesine etrafına bakındı. Korkudan dişleri zangırdamaktaydı.

  “Kes sesini uyuz karı.”

  “Bil bakalım neredeyim ve cebim sakız dolu.”

  Merve dilinin ucuna kadar gelen pis bir sözcüğü engelledi ve etrafına bakındı. Kalbi diğer iç organlarıyla ilk kim yerinden kopup gidecek yarışmasına çıkmıştı. Sucuk gibi terlemişti. Elinde olmadan odada Meliha’yı görebilmek için bakınmaktaydı. İçinden bir ses bakma diyordu. Aldırma falan. Ama elinde değildi. Yatağın altı ilk akla gelen yerdi. Annesi kullanılmayan nevresim takımlarını, çeşitli örtüleri sepetlere yerleştirip Merve’nin yatağının altını tıka basa doldururdu. Belki de diğer anneler de çocuklarının yatağın altında öcü ya da timsah barınmasın diye yapıyorlardı bunu. O halde orada değildi.

  “Aferin kız iki sakızı hak ettin.”

  O sakızları al da bir yerine diyecekken durakladı. Yerini bulmuştu galiba gudubet karının. Ses eskiden oyuncaklarının durduğu hasır sandıktan gelmekteydi. Çıplak ayaklarla o tarafa doğru adım atarken cesaretine ve ahmaklık derecesine aynı anda şaşmaktaydı. Bakması şarttı,yoksa…

  “Yoksa ne? Ağzına acı biber mi sürerler.”

  Kesinkez oradaydı. Yapması gereken kapıyı açıp gitmekti, ama… Bir şey, meraktan da öte, o şey neyse, onun yüzünden eli sepetin kapağına dokunmak üzereydi.

  “Durun Merve hanım. Dokunmayın o sepete.”

  Merve irkilerek soluna baktı. Siyah badili kumral bir kadındı konuşan. Durdurmuştu onu. Hem de kâbusun onu ele geçirmesine ramak kala.

 

*

 

  Safire, kımıldamaması için genç kadına işaret etti ve eğilerek hasır sepeti açtı. Yeşil yün saçlı altı adet patlıcan bebek kıpırtısızca oturmuşlardı.

  “Burada bir şey yok.” dedi Safire uzaktan kumandayla alan şiddetini azaltırken.

  “Sesi oradan geliyordu, ama. Eminim.” Merve sakızlar diyecekti ki, vazgeçti. “Böyle bir bebeğim vardı küçükken, saçları pembe renkteydi. Babam karneme kırık geldiği bir sömestir senin bebeklerle oynama yaşın geçti deyip çöpe atmıştı.”

  Safire, yanaklarındaki pembe allığın güzelleştirdiği yuvarlak yüzlü kadına baktı. Koyu renk iri gözleri camlaşmıştı. Kahverengi saçlarının terden alnına yapıştığına bakılırsa çok korkmuş olmalıydı.

  “Kim bu Meliha? Bana bundan söz etmemiştiniz?” dedi Safire.

  Merve’nin yüzü şaşkınlıkla uzadı. “Unutmuş gitmiştim. Yirmi yıl önce falandı. Meliha hanım…Kedileriyle tek başına yaşayan yaşlı bir kadındı. Eskişehir’de. Almanya’da çalışıp döndüğü için Almanyalı bakkal dediğimiz biri vardı. Onu… Neyse, Meliha hanım ben küçükken öldü. Zamanla aklımdan çıkmıştı. Yani… Öyle… Seans bitti mi Safire hanım?”

  “Hayır. Ara verdik. Siz yatağa dönün. Birkaç dakika içinde tekrar derin uyku haline geçeceksiniz. Kaldığımız yerden devam ediyoruz. Asalak kâbus oyun oynuyor bizimle. Gelecek ama…Bu numara onun ayak izi. Haydi yatağa şimdi.”

  Kadın sesini çıkarmadan yatağa uzanınca Safire kadını derin uyku haline geçirdi ve kullandığı aparatın kayıtlarına göz attı. KKK7, Merve hanım Kronik Kâbus Kurbanı sağaltma projesindeki yedinci hastasıydı. Şu ana kadar her şey iyi gitmişti. Kadınla iki uzun konuşma yapmışlardı. Aşırı titiz, asabi, huzursuz bir baba ve biraz silik kişilikli bir anneyle geçen 22 yıl sonunda kronik bir kâbus hastası olup çıkmıştı. Altı sene önce üniversiteyi bitirir bitirmez evden ayrılıp İstanbul’a gelmişti. Üç yıl boyunca babasının bir gün ansızın karşısına çıkacağı düşünceleriyle yaşamış durmuştu. Hiç beklemediği bir anda, mesela bir sabah kapıcıyı beklerken sahanlıkta babasının dikildiğini görecekti. Adamın ona ilk sözü “Evi terketmek ha, ben seni böyle mi yetiştirdim olacaktı.” Sokakta benzettiği adamlardan hiçbiri babası çıkmamıştı. Ama adam bunun yerine ölümüyle gündüzün akla ziyan düşüncelerini kabus kalıbında geceye dökmüştü. Üç yıldır toprağın üç metre altında yatmasına rağmen son bir senedir hemen her gece ziyaretine gelerek hayatını karartmaya devam etmekteydi. Bu rahatsızlık nedeniyle evliliğin eşiğinden bile dönmüştü. Hangi erkek her gece yanında bağırarak, ağlayarak uyanan birini isterdi. Annesi ilerleyen yaşı ve eşi dostu nedeniyle yanına gelemiyordu. Merve de işini gücünü bırakıp Eskişehir’e dönemiyordu.

Büyük bir alışveriş merkezinin idari kadrosunda olmak haftasonları da dahil işle ilgili telefonlar almak ve planlar yapmak anlamına gelmekteydi.

  Hastasının beyin dalgaları saniyede 11’lik tura gelmişti. Alfa dalgaları. Hücrelerdeki oksijen artırılmıştı. Kadın kolayca rahatlamış bir durumda yatmaktaydı muayene yatağında. Safire’nin aklına 2008 yılında yapılan dreamrecorder haberini heyecanla okuduğu zamanlar geldi. Depresyonlu hastalarda ve sara gibi nörolojik rahatsızlıklarda manyetik uyarım tedavisine de eş zamanlı geçilmişti. Daha sonra Japon patentli Dreamtwin makineleri rüyaları bölüşmek için kullanılmıştı. Bu sayede psikologlar hastalarını rahatsız eden kâbusları bizzat görmek şansına erişmişlerdi. Gece rüyalarına musallat olan kâbusları defetmek için iki yöntem vardı. İkisi de çok yeniydi. Birincisi hastanın beynin civarındaki manyetik alan gücünü biraz artırmaktı. Bunun derecesini ayarlayan uzaktan kumanda aleti taşımaktaydı yanında. Diğeri de beyne minik elektrik şokları vermekti.

  Safire birinci yöntemi yeğlemekteydi. Beyne elektrik verilmesini tehlikeli buluyordu. Rüya makinesi beyinde görüntü duyarlı bir çeşit hafif epilepsi hali yaratmaktaydı. Böylece rüyalar hem görüntülü olarak kaydedilebilmekte, hem de uzman doktorun anında müdahalesi söz konusu olmaktaydı. Tedaviden önce cerrahi ameliyatlarda olduğu gibi hastalara seans sırasında yaşanabilecek tersliklere karşı form imzatılıyordu. Kâbuslarından hayatı cehenneme dönen tipler ya bunla ya da hiç şıklarından tedavi lehine seçim yapmaktaydı. Pek yeni bir teknoloji olması nedeniyle tereddüt gösterenlere başarı istatistiklerini göstermekteydi Safire. Kayıt sırasında hastanın kendini kötü hissetmesi on binde bir oranında rastlanan bir şeydi. Allaha şükür henüz böyle bir felaketle karşılaşmamıştı.

  Kadın öbür tarafa tamamen geçtiğinde Safire de karşısında duran ikinci yatağa uzanarak aynı işlemi yaptı. Tekrar rüyaya girmişlerdi. Merve az önceki sanal alemde yatağının içinde büzülmüş yatıyordu. 

  Sessizlik uzadıkça uzuyor ama hiçbir şey olmuyordu. Safire saatine baktı. 51. dakikadaydılar. Kâbus silme seansı azami 80 dakika sürmekteydi. Bunun için KDV hariç 4750 lira ücret alınmaktaydı. Kalan 29 dakikada bir şey olmazsa seans başarısız sayılacak ve ikinci bir seans yapılması gerekecekti. Beynin ardı ardına ikinci kez aynı basıncı yüklenemeyecek olması bir buçuk aylık bir bekleyişe yol açacaktı. Merve hanım 45 kâbus yüklü gece daha yaşayarak gelecekti yani randevusuna. Gelmeye karar verirse tabii. Safire Kayacı iki yıl önce koskoca İstanbul’daki üç kâbus siliciden biriydi. Şu anda ise sadece kadın doktorların sayıları yirmiyi geçmişti. Alternatifi boldu yani.

  57. dakikada alan şiddeti göstergeleri kıpırdamaya başladı. Kıpırtı kısa zamanda şiddet artırdı. Safire nefesini tutmuş boş odaya bakmaktaydı. Aslında böyle bir oda yoktu. Bu temsili yatak odası hipnozla kadının beyninde oluşturulmuştu. Merve’nin çocukluğunda yattığı odaydı. Kâbus kapanıydı bir çeşit. Yataktaki kadın da delikli peynir dilimi. Kâbus girdiği yerden defedilince kesin sonuç alınmaktaydı.  Beyaz kapı aralanınca Safire heyecanlandı. Bakalım sanal sıçan yemi hemen kapacak mıydı?

 

*

 

  “Kızım sen böyle biri değildin. Neden aile değerlerini reddediyorsun?”

  Zihnine yerleştirilmiş yalnız değilsin, artık çocuk değilsin, bütün gördüklerin rüyadan ibaret bilgisi silinip gitti. Merve korkudan laçkalaşmıştı. Elleri, kolları üç, dört misli ağırlaşmış gibi geliyordu şimdi. İçeri giren şey insanı andıran, ama artık o olmayan çok berbat bir görünüme sahipti. Kokusu da vardı. Lahana dolması ve kesilmiş süt kokusu karışımı kokmaktaydı. İstifra salatası. Çok heybetliydi. Başı neredeyse odanın tavanına değecekti. Yatağın başucuna gelince genç kadın hayretle çişini salmakta olduğunu fark etti.

  “Söyle niye? Yüzünü, gözünü de badanalamışsın. Hem de bu yaşta.”

  Merve konuşursa hıçkıracağından korktuğu için susmayı yeğledi. Susunca sanki onu göremeyecek ve yanından geçip gidecekti. Dev şey gözlerinin tam bebeklerine bakmaktaydı oysa. Bu arada hayal meyal gibi bir doktorun muayehanesinde olduğunu hatırlamıştı. Buna inanan tarafı zayıftı. Korkudan titreyerek eskiden babası olan kimseden türeyen yaratığa baktı.

  “Söyle dedim.”

  Bu ses tonunda yirmi yıl geriye götüren bir zaman makinesi gizliydi. Her şeye hesap verildiği zamanlardı. Önlük niye kirlenmiş, defter kapları niye yırtılmış, tırnaklar maşallah kir kaynıyor, mahalledeki erkek çocuklarıyla bu saate kadar oynamak da neyin nesi.

  “Üçe kadar sayıyorum. Dilini çöz, yoksa kopartırım kökünden.”

  Merve ağlamaya başlamıştı. Hıçkırmaktan konuşacak durumda değildi. Geyik başı desenli pijamasının parmaklarına kadar uzanan kolları kendini beş altı yaşlarında hissettirmekteydi. Tam gitmesi için yalvaracağı sırada başucundaki devasa yaratığın put gibi hareketsiz kesildiğini fark etti. Ardından odanın kapısı açıldı. Krem rengi kot pantolonlu, siyah badili, kumral bir kadın içeri girdi.

  “Dondurdum onu. İşi bitti sayılır.”

  Merve’nin uyuşuk belleği hızlanınca doktorun adını hatırladı. Safire. Otuz yaşlarında hoş yüzlü kadın yanına gelince Merve kalçalarında soğumaya başlayan ıslaklığı fark ederek eliyle dokundu.

  Kadın hareketini fark etmişti. Anlayışla gülümsedi ve “Şimdi lütfen kalkın ve şu iki ayaklı mozoleye siyah kapıdan defolup gitmesini söyleyin.” dedi.

  Merve’nin belleği iyice tazelenmişti. Doktorla seans önceki konuşmalarını hatırlamıştı. Dizleri titrese de ayağa kalkmayı başardı. Tam nasıl yapayım diyeceği sırada devasa beden yerinden kıpırdadı.

  Goril gibi dizlerine kadar inen kocaman el daha ne olduğunu anlamadan genç doktoru kolundan yakalayarak kapıya doğru sürükledi. Kapıyı açtı ve kadını dışarıya doğru fırlattı. Sonra örtüp geri geldi. Doktorun kâbusun iptal yeri dediği alanı boylaması Merve’yi yeniden eski korku kertesine ulaştırmıştı. Deminden beri tuttuğu gözyaşları sakınımsız boşalmaya başlamıştı.

  “Şarlatan doktoru sepetledik. Kaç para ödedin sen buna? Söyle. Kaç para? Benim emlakçılıktan kazanıp bankaya istiflediğim paracıklarımı böyle yerlere mi yatırıyorsun?

  Merve şokun en üst salıncağında sallanmaktaydı, ama bir yanı kâbusun ona dokunabilmesi için kendi rızası, yani teslimiyeti gerekmekte olduğunu biliyordu. İçinde bir yan direnmekteydi.

  “Kaç para dedim sana? Benim param. Benim… Her yerden haberi geliyor. O kapkara kapıdan çıkmak yok. Çıkmıcaz anladın mı?”

  Merve rüyada olduğunu biliyordu. İnsan rüyada bayılabilir miydi acaba? Bayılsa ve oyundan çıksa. Mızsa yani tamamen.

  “Ne dedin?”

  Yaratığın kafası yüzüne değecek kadar yakındı. Merve’nin bütün kasları taş gibi sertleşmişti, ama içindeki direngen yan azmettiriciydi. 

  “Senin paran değil artık. Annemin parası o. Dükkânda o da çalıştı senin gibi. Akşamları yemek yaparak, bulaşık ve çamaşır yıkayarak hem de. Unutma.”

  “Bir de babaya cevap ha! Seni de o doktor müsveddesinin yanına yollayayım da gör.”

  “Sen benim babam değilsin.“

  “Her gece gelicem sana. Ta ki beni yeniden tanıyana kadar. Şimdi de bir ceza vereceğim sana. İkaz babından. Bil bakalım ne?”

  Yaratığın yirmi santim kadar geniş etli dudaklarının arkasından gelen kötü nefesi ve sapsarı dişleri Merve’nin içini kaldırmıştı. Gücü tükenmek üzereyken yan gözle beyaz kapının yeniden açıldığını gördü. Safire çok kararlı ve hızlı adımlarla içeri girince hemen sevinmeye korkarak yaratığa baktı. Kızın bir işaretiyle yüzü Merve’ye eğik olarak kalakalmıştı. Gözleri açıktı ama bebekleri yoktu bu defa. Gerçekten donmuş olmalıydı.

  “Ne oldu?”

  “Kâbuslar…” dedi Safire. Eliyle ayağa kalkmasını işaret ederek. “Kronik kâbuslar eletromanyetik alanlar sayesinde iptal edilirken bir gelişme oldu. Az önce de böyle bir şey yaşadık. Meliha dediğiniz kadın ortaya çıkar çıkmaz bir bit yeniği olduğunu sezmiştim zaten. Ben de seansın ikinci ayağında  kopyamı harekete geçirdim. Alan gücünü de yüzde 22 oranında artırdım.”

  Merve’nin az önce bir kopyayla konuşmuş olmanın şaşkınlığıyla ağzı bir karış açık kalmıştı. Hiçbir farklılık sezememesi şaşılası bir şeydi.

 “Japon bilim insanları altı ay kadar önce bütün dünyayı uyarmıştı. Tıpkı antibiyotiğe direnç gösteren ve mutant karakter kazanarak ilaçlara aldırış etmeyen bakteriler gibi kabuslar da direnç kazanmaya başlamışlardı. Bu nedenle bizler de rüya psikologları olarak birer ekstra kopya kullanmaya karar verdik. Kopyalarla çatışmaları onları yoruyor ve asılsız yengi sanıları onları esas tedavi için dikkatsizleştiriyor.”

  Yataktan kalkmış olan Merve anlatılanları sona doğru yarım kulakla dinlemişti. Koca yaratığın  her an canlanarak ortalığı kırıp geçirmesini bekliyordu. Bebekleri olmayan gözler kubur gibi kıpırtısızdı neyse ki.

  “Elinden tutun. Çocuk gibi. Sizin zihninizin çocuğu sonuçta. Onu siyah kapıya götürün. Beyazdan girdi siyahtan çıkacak. Yöntem bu. Şimdi kapıyı açıp dışarıya salın.”

  Merve robot gibi denileni yaptı. O koskoca şeyin uysal adımlarla yanında yürümesi çok tuhafına gitmişti. İçinde bir umut büyümekteydi.

  “Az önce her yerden haberi geliyor derken işaret ettiği buydu. Onları bu ortamda hastanın beyninden uzaklaştırmak atmosferde bir iz bırakıyor olmalı. Bir çeşit radyo dalgası gibi hayal edin. Böylelikle diğer beyinler ve dolayısıyla kâbuslar durumdan haberdar oluyorlar. Bu da onların direncini artırıyor.”

  Merve serbest eliyle siyah kapıyı açtı ve yaratığa dışarı çıkmasını işaret etti. Yaratık önce kımıldamadı. Sonra bedeni isteksizce harekete geçti. Bir genç irisi gibiydi arkadan bakınca. Merve kapıyı örterek sürgüyü sürdü. Ve dönüp doktora baktı.

  “Bir dakika içinde muayehanemde uyanacaksınız. Onu def ettiğiniz ve sürgüyü sonsuza dek sürdüğünüzü sakın unutmayın. Geçmiş olsun.”

  Merve gözlerini muayehanede Safire hanımla yan yana başlarında parlak metaldan başlıklarla iki dar yatakta yatarken bulunca ilk işi eliyle kalçalarındaki ıslaklığı yoklamak oldu. Gerçekti.

  Safire hanım rimelleri yanaklarına akmış olan kadına dostça gülümsedi ve “Ölçülerimiz aşağı yukarı aynı. Benden bir şeyler veririm.” dedi.

  Merve utançla başını salladı. “Rüya gibiydi.”

  Safire hanım başından başlığını çıkartıp kenara koydu ve “Sadece hatırası kalacak bundan sonra merak etmeyin. İyisiniz değil mi? Mide bulantısı, baş ağrısı filan yok ya?” dedi.

  Merve sevinçle ve minnetle gülümsedi. “Hayır. Altımdaki ıslaklıktan başka… Bu gece uyuyup uyandıktan sonra ilk işim annemi aramak olacak. Sonucu merakla bekliyor.”

  Safire hanım profesyonelce bir bakışla, “Yarın sabah yepyeni biri olarak uyanacaksınız.” dedi.

  Merve test etmeden aşırı sevinmeye korkar bir tavırla gülümsedi. “Bir şeyi merak ettim. Siyah kapıdan dışarı def edilen kâbus nesneleri ne oluyor?”

  “Kendi aralarında bir direnç alanı yaratmışlar besbelli.” dedi Safire. “Aslında bilgisayarımızdaki çöp kutusu gibi bir yere gitmekteler. Kâbusların yarattığımız sanal ortamlarda köprüler bularak birbirleriyle haberleşmeleri yeni bir durum. Sadece silinme esnasında diğerlerine mukavemet kazandırmaktalar bir miktar. Birkaç saat sonra Japon hocam Takamaki Fuyo’ya telefon edip durumu bildireceğim. Şu anda saat sabahın beşi orada. ”

  “Geri gelmez değil mi?”

  Safire içini çekmemek için kendini zor tuttu. “Şu ana kadar tek vaka bile mevcut değil.” dedi ve gülümsedi. Tedavide başarı oranı yüzde 98,7’ydi. Ultrasonla bebeğin cinsiyetinin tahmin edilebilmesi oranından bile daha büyüktü.Yalan söylüyor sayılmazdı yani.                          

  Safire,  Merve hanımı kapıya kadar geçirip uğurladıktan sonra gidip seans elbiselerini üzerinden çıkardı. Üstkata çıkıp yatak odasına girdi Takamaki Fuyo’ya telefon etmeden önce bir şeyler yiyip kendine gelebilirdi. Önce dışarıdaki kış gününe yakışır şekilde sıcak bir duş tabii. Duşun altında bir seansın daha başarılı atlatılmasından memnun hayallere daldı. Sanal alemde gelişip gürbüzleşen, teşkilat kuran kâbusların yakın gelecekte dünyayı nasıl etkileyeceğini düşünüp endişelenmek için bol bol zamanı olacaktı. 

                               ———————

    

Kabus Silici 1′e Ek: Ben bir roman yada öykü okuduğumda yazılma hikayesini okumayı severim. En son Just After Sunset’i bitirdiğimde ek kısımda öykülerin yazım hikayeleri bölümünün yer aldığını fark ettim ve üzerine atladım. Benim Türkçesi Karanlık Çökünce olan bu kitapta favori öyküm kilo vermeye çalışan ressam adamın resminin içine dahil olma serüvenini anlatan hikayeydi. Kabus Silici’ye gelince, kadn kahramanlı bir B.K. öyküsü yazmak Soluk ve Ötesi adlı öykümü bitirdikten sonra aklıma düşmüştü.Patlıcan bebeklere meraklı olduğum bir dönem vaki tabii. Yine de bu birinci öyküde neredeyse herşey hayal ürünü. Bunun haricinde öykünün iskeleti teknolojinin, kabusların materyalize olup ruhları eritmeye başladığı bir dönemde Sağaltıcılar aracılığıyla müdahele edebildiği teorisi (teori mi, çok yakında gerçekleşme ihitmali olabilecek bir durum :) bkz hastalıklar için: http://www.epilepsiveben.com/manyetik_uyar%C4%B1m_tedavisi_tmu_rtms) üzerine oturmuştur. Rüyaların kaydedildiği aparatların mevcudiyeti de düşüncemi alevlendiren haberlerden biri olmuştu. Kabus Silici kabus nesneleriyle mücadele eden insanların hikayesidir.

 

Şiirler

Mart 14, 2009 - 5:46 pm No Comments

Şiirler

1. O karlı Mart sabahı
Sende birini arıyordum
Seni değil.
Niye benzetiyordum ama
Uzaktan geçen
Ve yüzünden seçemediğim adamları sana.
Cevap verebildiğim yok
Hiçbir şey sorma bana.
Madem yanımdasın,
Bırak ellerimiz koksun kar’a.

2. Bir gündü, sen ve ben
Başka bir alemdeydik zaman içersinde
365 güne ait olmayan bir günde.
Sen ve ben,
Bastığım ne toprak
Çıktığım ne merdiven.

3. Darmadağındı rüyalarım
Dalını terk ediyordu kuş
Ortamızdan ivedilikle bir kanat geçiyordu.
Aramızdan vapur, aramızdan deniz
Aramızdan lüzumsuz şehirler geçiyordu.

4. Başka bir yerde karşılaşabilirdim senle
Veya senle karşılaşabilirdim bir başka yerde
Veya ellerim bunca beyaz olmazdı
Araya öylesine olmazlık girdi.

Ezgi Gürçay

 

Şehri İkiye

Mart 14, 2009 - 5:43 pm No Comments

Şehri İkiye

Sen vesikalık resmimi gazetelere vermişsin
Solmuş değildir henüz teslim edebilirsin
Bir an durmadı ki göğsünün üst cepkeninde
Bırak kalsın sarı soluk sayfalar içersinde,
kayıp aranıyor köşesinde…

Gök mü uçsuz bucaksızdır, deniz mi ufukta uzayan.

Yağmur serpiştiriyor, bir baskın ucundayım, İstanbul yüzüme tükürüyor
Bütün söylenmemiş sırları tekrar geriye damıtarak
Kollarım kasılıyor, ayaklarım çekiliyor mu desem
Çınar ağaçlarında boy boy adamlar asılıyor
Üçüncü sayfada dram diye anılarak

Adam mı becerecektir yoksa kadın mı, dur, gitme diyebilmeyi.

Ama bütün kelimeleri anahtarlığından söker gibi
Tekerleyerek bırakıveriyorsun masanın üstüne
“Git beni bekliyor su perisi”
Ne olmuşsun bilmiyorum, bu dönen iki kol arasına sıkışmış bayrak değil ki
Bu gömleğin beyaz, kaptırmışsın dişliler arasına
Herşey ayan, gözlerin gökyüzüne kilitli

İstanbul’a kasım düşüyor şubat’ın ortasında
Gecenin yüzüne vuruyor kızılı seni tanıdığım ikindi vaktinin
Şehri ikiye Marmara değil çatık kaşların bölüyor
Ve köprüler değil, rüyalarım birbirine bağlıyor

Üstüme bir kasım örtüyorum, perçemin değiyor gözlerime
Üstüme bir şehir bırakıyorum çırılçıplak, Yeditepe’ye inat
Güneş ilişmiyor, yüzümü ellerin örtüyor gölgedeyim
Bir tepenin üstünden seni arıyor gibiyim, sanki ortasındasın, milyonların içinde
Sanki her tepeden çukuru akanda sen varsın
Hani iyiliği tuttu bu şehrin gözlerime seni bulduracak

Oysa gece vaktidir, güne çok uzaktayız
Oysa gölgen çekildi, sanki toprağa sindi
Yüzümü dönsem her yönden esen meltem sensin
Cereyanında kalansa ben iki şehrin

Sana sarı saçlı, sarı pudralı bir güneş, gökçe
Ben yarımca mırıldandığın, köpük benizli ezgi
Sen bu melodiye apansız es koymuş nazım, dizgi
İçimde bir yerde dolanmakta siluetin.

Ezgi Gürçay