Kâbus Silici-2

                   Beni Sen Öldürdün

               Kâbus Silici-2  

                                        

2008 yılında kullanıma giren dreamrecorder aparatı sayesinde rüyalar kaydedilmeye başlandı. Depresyonlu hastalarda ve sara gibi nörolojik rahatsızlıklarda manyetik uyarım tedavisine de eş zamanlı geçilmişti. Daha sonra Japon patentli Dreamtwin makinelerini rüyaları bölüşmek için kullandı. Bu sayede psikologlar hastalarını rahatsız eden kâbusları bizzat deneyimlemek şansına erişmişlerdi. Gece rüyalarına musallat olan kâbusları defetmek için iki yöntem vardı. İkisi de çok yeniydi. Birincisi hastanın beyni civarındaki manyetik alan gücünü biraz artırmaktı. Diğeri de beyne minik elektrik şokları vermekti. Bu arada tıpkı antibiyotiğe direnç gösteren ve mutant karakter kazanarak ilaçlara aldırış etmeyen bakteriler gibi kabuslar da direnç kazanmaya başladıklarından seanslar bayağı zorlu geçmektedir. Psikolog Safire Kayacı hastalarını sağaltmada manyetik alan kullanan ekoldendir. Bu tür sağaltıcılara argoda Kâbus Silici adı verilmektedir.

 

        Figen Karaca bakışlarını LCD ekrandan çektiğinde arabanın hemen önünde duran çocuğun korkuyla açılmış iri gözlerini gördü ve köküne kadar frene bastı. Önündeki sarı Reno nedeniyle yavaş gitmekteydi. Düşünceleri bir yere dalınca araları açılmış, mavi önlüklü kız kadar kendi poposu da bu sayede kurtulmuştu.

 

  Motor istop etmişti. Siz yine hâlâ ananızın margarini mi kullanıyorsunuz? Figen radyo düğmesini kapatırken mazide kalan bir reklamı duyduğunun farkında değil gibiydi. Sağ kaldırımda yürüyen bir grup öğrenci kıl payıyla atlatılan kazayı seyretmek için durmuşlardı. Bir an aralarında tanıdık bir yüz seçtiğini sandı.

  “İyi misiniz hanfendi? Çocuk birden yola çıktı. İyi ki yavaş gidiyordunuz.”

  Figen aracının penceresine eğilmiş esnaf tipli, görmüş geçirmiş yüzlü orta yaşlı adama bakıp başını salladı. Atlatmıştı tehlikeyi bir şekilde. Kaldırımda gördüğü tanıdık yüzü unutmuştu şimdi. Kapıyı açıp dışarıya çıktı. Kahverengi saçlı kız taş çatlasa sekiz yaşında filandı. Kıyafeti temiz ve yeniydi. Yanında biri olması gerekmez miydi?

  “Annesi geliyor.”

  Gelen annesi değildi.

  “Ne oldu burada?”

  Boyama sarışın saçlı, tombulca kadın adamın anlattıklarını dinlerken Figen kıza doğru eğildi. “İyi misin?”

  Kız robot gibi başını sallayınca Figen korktu. İnşallah çocuk bir şok filan geçirmiyordu.

  “Adım Ayten. Öğretmenim. Şuradaki ilkokulda. Bu kız öğrencim. Adı Serpil.”

  Arkada duran arabalar klakson çalınca Ayten hanım otoriter birşekilde onlara baktı ve “Beş dakka bekleseler…” dedi. Figen’e döndü. “Kızın bir şeyi yok. Belki biraz korkmuştur. Ben onla ilgilenirim.”

  Figen kadına minnetle gülümsedi.

 “Teşekkür ederim.” dedi ve arkada klakson çalanları daha da bekletmeden aracına giderek motoru çalıştırdı.

   Figen, Pınar’ın numarasını ikinci kez de boşuna çaldırınca telefonu yerine bıraktı. Arkadaşı eve gelmemişti henüz. Figen bugün işten bir saat erken ayrılmıştı. Babasından kalan ve araba kiralama işlemlerinin yapıldığı bir şirketin dokuz senelik işletmecisiydi.

  Oturduğu koltukta iyice kaykılarak gözlerini yumdu. O kız çocuğu açık ya da kapalı her saniye gözlerinin önündeydi. Zamanında başını kaldırmamış olsaydı şimdi evinde olamayacaktı kuşkusuz.

  Üç ay önce son petrol krizinin artçı dalgaları nedeniyle benzine bağımlı sektörlerde hafif bir sarsılma yaşanmıştı. Yaptığı işten dolayı fiyatlarıdaki en ufak oynama onları da etkilemekteydi. Evine dönerken aklı biraz bu ekonomik grafiklerdeydi ve arabayla ansızın yola fırlayan bir kızı pestile çevirmesine ramak kalmıştı.   

 Figen radyodaki o nuh nebiden kalma tuhaf reklam metnini hatırlamaya çalıştıysa da başaramadı. Küçük kız sağsağlim evine ulaşmıştı. Ve tüm çocuklar gibi yatacak kalkacak ve ertesi gün herşeyi unutmuş olarak okula gidecekti. Önemli olan buydu.

  Şimdi Murat burda olsaydı herşeyi anlatırdı. Kocası Murat annesinin rahatsızlığını haber alıp dün gece apar topar Aydın’a gitmişti. Sabah on birde attığı mesajda durumunun iyi olduğunu bildirmişti. 65 yaşındaki kadın şeker komasına girmişti. Birkaç test yapılması gerekmekteydi. Şu anda hastanedeydiler mutlaka.

  Figen bir zamanlar kendinin de sabahçı, öğlenci olduğu zamanlar olduğunu hatırladı. Onun da akşama doğru 17:00 de çıktığı olurdu. Ve o kız da öğlenciydi. Hava daha kararmamıştı. Öğretmeninin söylediğine bakılırsa evi de yakındı. Annesi belki bu olayı işittikten sonra birkaç gün Serpil’i kendi okula bırakıp almak isteyecekti. Sonra yine tek başına çıkacaktı yollara. Şimdi kendisinin şirkette bütün sorunlara karşı tek başına durması gibi.

  Televizyonun arkasının dönük olduğu duvarda baktı. Murat bu eve taşındıkları sene tüm ailenin fotoğrafını asıştı. O gün iki kere çekiçle çiviyi tutan parmağını yaralayıp parmağını ağzında emerek acıyı nötralize etmeye çalıştığı o gün, biz de evli çiftler gibi birbirimizden çok televizyona bakmaya başlarsak en azından bu fotoğrafları görebilelim demişti. Beş yıl önceydi. Zamanları göreceli daha boldu. Şimdi Murat işi başından aşkın bir avukattı. İkisinin de ne televizyon, ne de aile resmi izleyecek zamanları vardı.

  Annesi Figen’e doğum yaptığında 38 yaşındaydı. Ailenin tek çocuğu olmanın ne kadar avantajı varsa bol bol yararlanmıştı. Babası İstanbuldaki işini ona devredip, bu yaştan sonra annenle bana sakin kasaba hayatı yaraşır demiş ve Dalyan’a yerleşmişlerdi. Arada bir orada tanıştıkları genç bir ailenin beş yaşındaki kızlarından bahsedip dolaylı olarak torun dileklerini hissettiriyorlardı. Figen ikisinde de bir rahatsızlığa raslanmadığı için işi soyaçekimle açıklamaya karar vermişti. Ailede geç çocuk sahibi olunmaktaydı.

  Gözlerini açtığı yer tanıdık bir mekândan defalarca kopyalanmış gibi duran bir odaydı. Bu nedenle hemen çıkartamıyordu nerede olduğunu. Solunda yedi cücelerin evinin kapısına benzer kapıcık vardı. Bu kapıyı nereden… Tam o sırada da beyaz yağlı boyalı kapı açıldı. Kapının gerisindeki kimsenin minik gölgesi içeri girdi.

 “Sen gözüme…sen gözüme o çomağı sokmasaydın ölmiycektim ben.”

  Figen sapsarı saçları omzuna dökülen kıza baktı. Kimdi bu? Kız başını kaldırıp gözlerini içine baktığında tanıdı onu. Gözleri masmaviydi. Oldukça güzel bir kızdı. Ama ölü biriydi adını bir türlü hatırlamadığı kız.    

  Figen kızın annesinin yüzünü de hatırlıyordu şimdi. Sanırım kız annesine çok benzediği içindi. Kim arkadaşının velisini bunca yıl sonra hatırlardı ki? Kadın oldukça uzun boylu ve geniş omuzluydu. Otorite ışıyan, biraz somurtkan bir görünüşe sahipti. Bu da güzelliğe inen yassılaştırıcı bir çekiç gibiydi. Kız büyüyünce ona benziyecek diye düşündü Figen elinde olmadan. Tabii kızın büyümesi mümkün değildi. Çünkü 5 yaşındayken bir trafik kazasında ölmüştü.

  “Hepsi…Hepsi senin yüzünden.”

  Kız yaklaşınca mavi gözlerinden birinin beyazının artık kanla boyanmış olduğunu gördü. Bu göz biraz şehla da bakmaktaydı. Evet çünkü o göze kocaman bir çomak girdi. Girmedi de, sıyırdı. Benden iyi kim bilecek. Sopa elimdeydi. Kız 1985’de arkasında long vehicle yazan bir yük kamyonunun altında kalarak ölmüştü.

  “Sen büyüdün, ben bak bu boyda kaldım. Şimdi senin kısalma zamanın. Anladın mı? Senin sıran geldi. Senin sıran.”

  Figen gözlerini açtığında oturma odasının bildik görüntüsüne baktı. Halının üzerinde hâlâ rüya kırpıntıları vardı. Üç adet mavi ve bir adet turuncu bilye gözünü onlara dikince silinip gittiler.

  Şimdi senin kısalma zamanın.

  Figen doğrularak sokak kapısına doğru yürüdü. İki kilit kapalı ve sürgü sürülüydü. Sezgileri başka kapıdan girdiler tatlım diyordu. Maziden ansızın fışkıran ikaz habbecikleri.Mutfağa çay koymaya gittiğinde bir başka şey öne çıktığından unutmuştu varlıklarını.

  “Başak.”

  Musluğu çeviren eli donup kaldı. Rüyasında gördüğü kızın adı  Başak’tı. Çeyrek yüzyıl önce kazada ölmüştü. Ve şimdi böyle ansızın rüyasına girmesi… Ne demekti bu? Kötü şeyler sezen yanı basbağırdı. Musluğu kapatıp geriye baktı. Kapının ağzında birini göremeyince içi rahatladı. Neşesini, yaşama sevincini kısaltan korkunç gün ve gece kâbusları böyle yumuşak bir girişle başlıyordu. Tıpkı basit bir sıyrıktan içeri giren tetanos bakterileri gibi.

 

*

 

 

   Safire metal başlığını taktı ve  Figen hanımın kâbusistanına ayak bastı. Hastasının beyin dalgaları saniyede 11’lik tura gelmişti. Alfa dalgaları. Hücrelerdeki oksijen artırılmıştı. Rüya makinesi beyinde görüntü duyarlı bir çeşit hafif epilepsi hali yaratmaktaydı. Böylece rüyalar hem görüntülü olarak kaydedilebilmekte, hem de uzman doktorun anında müdahalesi söz konusu olmaktaydı. Kadının esas bedeni  laboratuvardaki yatağında uyku halinde yatmaktaydı. Tryptophan kullanarak kadını doğal uyku haline geçirmişti. Zihni uyarılmıştı. Düş kapısı aralanık durumdaydı yani. Kadının düş ortamında hareketli olan sanal sureti poposona çok küçük gelen alçak bir sandalyede oturmaktaydı. Odanın bir duvarına yerleştirilmiş panoda çeşitli çocuk işi çizimler asılı durmaktaydı. İlerdeki dikdörtgen biçimli uzunca masanın üzeri mavi beyaz pötikareli bir masa örtüsüyle kaplıydı. Figen hanımınki dahil 5 pembe sandalye, 5 de mavi sandalye  vardı. Anaokulu sanal alanda yeterince temsil edilmekteydi. Başlayabilirlerdi.

  Yetişkinler için pek büyük olmayan odanın iki kapısı vardı. Bunların beyaz olanı kâbusu içeri buyur eden, siyahı da defeden kapıydı. Beyaz kapı korku filmlerine özgü bir şekilde gıcırtıyla öne doğru açıldığında Safire fazla şaşırmadı. Kâbusların mutant virüsleri eylemlerine insanların beyinlerinden sağdıkları çeşitli efektler eklemeye başlamışlardı.

  “Gözümü kırpıştırınca bile acıyor.”

  Gözün yerinde kıpkırmızı bir bilyeyi andıran topcuk vardı. Kenarlarında çapaklar birikmişti. Kız gözünü kapatıp açtıkca gözyaşına benzeyen, ama koyu sarımsı bir cerahat yanağına süzülüyordu. Bir çubuk bu kadarını yapmış olabilir miydi?

  Kâbus nesnesi sarı saçlı kız  bir iki adım yaklaştığında Figen  olduğu yerde büzülmüştü. Safire, Figen hanımla yaptığı konuşmalarda 6 ay önce bir arabayla kaza yapmanın eşiğinden döndüğünü ve ardından bu kâbusların başladığını öğrenmişti. O zamandan bu yana her gece anaokul arkadaşı olan bu kız tarafından şiddetle rahatsız edilmekteydi. Son bir ayda kadın on beş kilo zayıflamış ve çalışamaz hale gelmişti. Uyku hapları da mutant kâbusu engelleyememekteydi.

  Figen, Başak’a bir şeyler dedi, ama sesi çok cılızdı. Safire ondan taş çatlasa ancak 4 metre uzaktaydı.

  Safire elindeki uzaktan kumandayla ortamın alan gücünü ayarladı. Şımarık hayalet kızın yaşı nedeniyle fazla direnç göstermeyeceğini umuyordu. Manyetik alanı azıcık artırdı. Azami gücün dörtte üçündeydiler şu anda. Teknolojideki yeni gelişmeler sayesinde psikologlar hastalarını rahatsız eden kâbusları bizzat deneyimlemek şansına erişmişlerdi.

  Beyaz kapı ikinci bir gürültüyle aralandı. Adı Başak olan ölü çocuğun elinde ve dizlerinin üstünde kalan eteğinden görünen bacaklarında derin sıyrıklar vardı. Şimdi en güçlü kozlarını masaya bırakıyor ve  Figen’in vicdan tezgâhını çökerteceği en okkalı kartları açıyordu.

  “Bak dizlerime. O kamyon beni altına aldığında önce baldırımdan bir et kopardı. Kolum arkaya bükülerek ters döndü ve kırıldı. Tekerlek yan taraftan yüzüme çarpıp beni savurduğunda bütün dişlerimi acı vitamin hapları gibi yutmuştum.”

  Safire, Figen’ e baktığında durumun ciddiyetini anlamıştı. Kadın sandalyede hüngür hüngür ağlamaktaydı. Sürekli ben yapmadım, ben yapmadım demekteydi. Safire manyetik alan gücünü yavaşça azami seviyeye getirdi. Tahmin ettiği gibi bu kız kılığındaki şey mutant bir kâbustu. Bunlar yeni teknolojiye ayak uydurmuş tekinsiz varlıklardı. Yokedilmeleri bayağı zor olmaktaydı.

  Birden içeriye üç kişi giriverdi. “Boşuna ben yapmadım deme. Şahitlerim de var. Bak.”

  Orta yaş başlarında bir kadın, sarı kısa saçlı bir kız çocuğu ve o kızın yanında duran şişman siyah saçlı bir çocuk. Figen’in gözleri dehşetle büyümüş, ağzı da felce uğramış gibi açılmıştı. Haykıracaktı herhalde. Safire manyetik alanı başka bir moral alanıyla desteklememiz şart diye düşündü.

 

*

  Figen öğretmeni Nursel hanımı görünce, “Ben yapmadım öğretmenim.” dedi. Ama kadının yüzündeki donuk ifade değişmemişti. Başak’ın gözüne çubuğun girdiği gün ona odaya kapatma cezası vermişti bu kadın. Şimdi onu dinleyip de hak verir miydi?

  “Güneş’e söz verin öğretmenim” dedi Başak Nursel hanıma doğru dönerek.

  “Evet öğretmenim.” dedi Güneş. “Ben gördüm olanları. Figen çubuğu kaldırdı ve çubuk Başak’ın gözüne girdi. Öyle değil mi İhsan.”

  Güneş denilen kız suratında şaşkoloz ifadeyle etrafını seyreden  çocuğun omzuna eliyle vurduğunda çocuk robot gibi ardarda kafa salladı ve ifadeyi tasdik etti.

  Figen etrafına bakındı. Onun şahidi filan yoktu. Aklına gelen sözleri söyleyemeden unutuyordu. Aynı o gün gibi. O gün hatasız olduğumu söylemediğim gibi diye düşündü.

  İşte o zaman bir şey oldu. Doktoru Safire yaklaşarak öğretmene iki metre karşısında durdu. Figen, Başak’ı kapının girişinde görür görmez Safire’nin varlığını unutmuştu. Fazla umutlanmaya korkarak Safire’ye baktı. Safire kadına uzaktan göz kırparak bana bırak anlamına bir işaret yaptı.

  “İzin verin de konuşayım öğretmen hanım” dedi Safire kâbus nesnesi kadına bakarak.

  “Siz de kim olarak bulunuyorsunuz burda?”

  Safire koltuktaki Figen’e işaret ederek “Ben Figen hanımın doktoruyum. Adım Safire Kayacı. Onu temsilen burdayım.” dedi. Hastamı müdafaa etmek istiyorum. Görüyorsunuz ki öğrenciniz Başak’ın yeterli sayıda şahidi var.”

  Kadın emin olmak ister gibi çocuklardan tarafa baktı ve sonra Safire’ye döndü.

  “Hastanızı savunmak en tabii hakkınız. Fakat siz o gün orda bile değildiniz. Hastanızın sözlerine dayanarak yapılan bir savunma geçersiz sayılır takdir edersiniz ki.”

  Safire kadına elindeki ses alıcısını uzatarak devam etti.

  “Evet. Ama hastamı muayene ederken anlattıklarında kopukluklar olduğunu tespit etmiştim. Hipnoz bizim işimizin parçası. Bana verdiği bilgiler bu nedenle sağlam ifadelerdir. Herşey bir kaza sonucu gerçekleşti.”

  Burnu ortasından kopup düşmek üzere olan Başak haykırarak araya girdi. “Hayır öğretmenim. O gün o çubuğu gözüme soktu ve benim gözüm kapandı. Ertesi gün karşıdan karşıya geçerken gelen kamyonu gözümü oğuşturduğum için göremedim ve altında kaldım.”

  Öğretmen iki tarafı da his belli etmeden dinlemekteydi. Safire çözümün mahkemenin alacağı karara bağlı olduğunu anlamıştı. Verilen hükme göre kız ve diğer mutant kâbuslar ya o siyah kapıdan çıkıp defolacaklar ya da Figen hanımın yakasına yapışmaya devam edeceklerdi. Bir kâbus silme seansı hastanın beynine zarar vermemek için en fazla seksen dakika sürerdi. Şu anda 64. dakikadaydılar. Acilen yeni bir taktik geliştirmeleri lazımdı. Aklına ilk gelen onların safında yer alacak bir şahitti. Tek sorun Başak’ın öğretmen ve arkadaşları gibi olmayan, yani etkisi altına alamayacağı birini bulmaktı. 

  “Figen hanım, bize acilen sizin yanınızda olacak bir arkadaş lazım. Böyle biri var mıydı? Sizi çok seven. Bu küçük cadının etkisine girmeyecek biri?”

  “Kim olabilir ki. Etkilemeyeceği. Hatırlayamıyorum ki.”

  “İyi düşünün. Anneniz, babanız olamaz. Orada, anaokulunda olan biri lazım ve Başak’ın ele geçiremeyeceği biri.”

  Figen’in moralce çökmüş yanı ağlamak, hıçkırmak ve yalvarmak istiyordu. Suçsuzdu. Çubuk çamurluydu. Çocuklardan biri birşey göstermek için onları çağırdığında halka haline gelmişlerdi ve çamur yanında duran çocuğun pantolonuna bulaşmasın diye Figen sopayı havaya doğru kaldırmıştı. Halkayı yarıp da gösterileni göremeyen Başak da o zaman arkadaşlarının sırtına abanarak ortada ne varsa bakmaya çalışmış, ucu göğe bakan çubuk da göz kapağına değmişti. Yine de ceza almıştı yıllar önce. Sırf kız tanınmış bir aileye mensup diyeydi. Annesi öyle demişti sonra. Mücadele et diyen yanıysa inatla o gün düşten uyandığında halının üstünde gördüğü bilyeleri hatırlatmaktaydı. Ne alakası vardı şimdi? Kadın tam bunu doktora anlatacağı sırada kaza anında kaldırımda gördüğü ve unuttuğu yüzü hatırladı. Ve de o maziden gelen reklamı.

  “Siz hâlâ ananızın margarini mi kullanıyorsunuz. Radyoda… Reklam. Bir ara dalmıştım biliyorsunuz. Kaldırımda öğrenciler vardı. Bir yüz.”

  Figen hayretle durakladı. O yüzü ve halıdaki bilyeleri çözmüştü birden.

 “Ama o reklam öyle değildi ki.” dedi Safire. “Annenizin olacak. Yıllar önce. Bir ilinti var sanırım. Öyle değil mi?”

  Kadın yüzündeki ifadeyi doğru okumuştu.

  Figen başını salladı. “Ali Kemal. Onla bir gün bilye oynarken garip bir durum…”

  Figen çeyrek yüzyıl arkada kalan yerdeki kıpırtısız su yüzeyinde maziyi seyrediyordu. Çocuğun saçları siyahtı. Cildi beyaz ve parlaktı. Bakışları cin gibi parlamaktaydı.  Ama o ilkokula giderken kopmuş bir elektrik teline yapışarak ölmüştü.

  Figen o an o çocuğu tamamen hatırladı. Bahçelerindeki bilye oyununu da. O gün nerden türediği belirsiz dört bilyeyi ne yaptıklarını da. O bilyeler aralarında ufak bir hatıraydı. Figen bunların hepsini yıllardır düşünmemiş olduğunu hatırlayınca şaşkınlıkla ağzı açıldı. İçini bir ümit kaplamıştı. “Ama o bana cevap verebilir mi?”

  Safire yüksek sesle söylenen bu son cümleyi duymuştu. Kadının doğru iz üstünde olduğundan emindi. Öne doğru eğilerek akla ilk gelen en doğru cevaptır dedi.

  İşte o zaman kız büzüldüğü koltuktan fırlayarak ayağa kalktı. “Ali Kemal’in dinlenmesini istiyorum.”

  Beyaz kapı üçüncü ve bu kez gıcırtısız bir şekilde açıldığında Safire de saatine baktı. İnşallah doğru kişi gelmişti.

  Siyah önlüklü kolalanmış beyaz yakalı çocuk içeri geldi ve tam ortada durdu. “Burdayım. 999 Ali Kemal Yurdakul.”

  Çocuğun oldukça aydınlık bir yüzü vardı. Figen sevinçle gülümsedi.

  “Ali Kemal. Sensin.”

  “Figen, çok büyümüşsün.”

  Figen karşısında duran çocuğun aklında kalan son halini inceliyordu. Onu duyup gelmişti. Ali Kemal asla yalan söylemezdi ve o bir ölüydü. Onun enfekte olma ihtimali var mıydı acaba. Bir yandan Safire onu görmesinin bu durumla bağlantılı olduğunu söylemişti.

  Çocuk aklından geçenleri anlamışcasına “Bir sorun mu var?” diye sordu.

  “O gün o dört bilyeyi görmüştüm. Korktum. Söylemedim sen diğer arkadaşlara anlat dediğinde. Ellerimizle yakalamaya çalışmış ve onlar sanki rüzgar gibi avucumuzdan sıyrılıp gitmişti. Sonra baktığımızda yine çimenlerin içindeydiler ama tekrar denediğimizde yine avcumuza alamamıştık.”

  Safire zaman kaybının sırası olmadığını düşünüyordu. Ama bu konuşmanın çocuğun işlevi için gerekli olduğunu seziyordu. Bu ikiliyi küçükken birbirine sağlamca bağlayan bir şeyler olmuştu.

  Çocuk eliyle avutmak ister gibi Figen’in omzuna dokundu. “O bilyeler sihirli gibiydi. Ve sadece ikimiz görmüştük. Şimdi sana nasıl yardımcı olabilirim anlat.”

  Figen sonra Başak’ı göstererek onlanları yıldırım hızıyla anlattı. Çocuğun yüzünde çok sakin bir hal vardı. Kâbusun ona bulaşamadığını gören Safire tekrar umutlanmıştı.

   “Bana yardım et Başak’ı, şaşkın öğretmeni ve iki yalancı şahidini def edelim.”

  “Aptal Ali Kemal mi sana yardım edecek? Elektrik telini tutup kıçını kömür yapan ahmak mı? Hah hah ha…”

  Ali Kemal çocuk halini aşan bir bilmişlikle alaylara aldırmadan sırıttı ve pantolonun cebinden dört bilye çıkardı. “Bak burdalar.”

  Figen umutla başını çevirip Safire’ye baktı. Kadın gülümsedi ve “İki dakikamız var.” diye fısıldadı.

   “Şu mavi bilye şaşkın öğretmen hanıma.”

   Bilye karnına çarpınca Nursel hanım garip bir çığlık koyuvererek hızla yapıbozuma uğradı ve ufalarak gözden yitti gitti. İkinci mavi bilye İhsan’ı, üçüncüsü de Güneş’i silmişti odadan. Başak ağza alınmayacak küfürler ve tehditler savurmaktaydı. Yüzünden çok korktuğu belliydi.

  Ali Kemal son bilyeyi fırlatmadı ve Figen’e uzattı.

  Figen bilyeyi alınca yokladı. Sertliği normal bilyelere benziyordu. Safire’ye baktı.

  “Verin bilyesini gitsin. Son kırk saniye.” dedi.

  Figen ayağa kalkıp korkuyla kendine bakan Başak’ın yanına gitti. Kızın sağ bileğini tuttu ve turuncu bilyeyi avucuna bıraktı.

  “Ben senin gözünü acıttım. Bu olağanüstü bilyeyle ödeştik. Tamam mı?”

  Başak’ın  gözleri yaşlıydı. Figen’in yanakları da ıslanmıştı. Bu arada Ali Kemal yokolmuştu, ama henüz farkında değildi.

  “Tamam mı dedim?”

  “Tamam.”

  “14 saniye Figen hanım.”

  Figen kızın sol elini tutarak siyah kapıya götürdü. Sandığının aksine kız kapıyı kendi açıp tek bir kelime söylemeden dışarı çıktı. Figen kapıyı örterken Safire’nin muayenehanesinde gözlerini açtı. Safire’nin yüzü gülüyordu. Olmuştu galiba.

 

*

 

  Hastası gittikten bir saat kadar sonra raporunu yazıp bitiren Safire 

son cümleyi meslektaşlarının nasıl bulacağını düşünmekteydi.

Mevcut olmayan bilyeler sayesinde, işlenmemiş bir suçun diyeti ödendi.

 

                                   ——————–

 

Ben Sen Öldürdün’e Ek: Serideki bu ikinci öykü benim anlatıp anlatıp bitiremediğim bir anının tezahürü biraz da. Anaokulunda bir arkadaşımın gözüne o çubuğu istemeden soktuğumda tüm gün kapatılma cezası almıştım. İstemeden yaptığımı anlatmış olmadığım için herkes benim bilerek yaptığımı düşünmüştü. Bu hikayeyi yıllarca anlatmış oma sebebim bu olmalı. Cezaya kapatılığım odada gelip geçen öğretmenler niye böyle bir şey yaptın demişlerdi. 4, 5 yaşlarında bir çocuk neden anlatmaz ve susar bilmiyorum. Belki yanlışlıkla da olsa hasar verme nedeniyle bir suçluluk duygusu. O arkadaşım bşr kamyonun altında kalmadı tabii. Burası öyküdeki travmayı şiddetlendirmek için uyduruldu. Bu öyküyü yazdığıma çok memnunum. Hem çok sevdim hem artık aynı hikayeyi dönüp dolaşıp anlatmıyorum. Eğer bu bir ihtiyaçtıysa öykü malzemesi çok demektir, sevinerek söylemeliyim. Bu olayı dışındaki bir çok şey fantezi ürünü yine. Bilyeler ve elektriğe kapılan ilkokul arkadaşım hariç. Onu burda anabildiğim için mutluyum.

  

Kabus Silici Serisi, Öykü kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kâbus Silici- 1

                     

                      Kâbus Silici- 1

 

2008 yılında kullanıma giren dreamrecorder aparatı sayesinde rüyalar kaydedilmeye başlandı. Depresyonlu hastalarda ve sara gibi nörolojik rahatsızlıklarda manyetik uyarım tedavisine de eş zamanlı geçilmişti. Daha sonra Japon patentli Dreamtwin makinelerini rüyaları bölüşmek için kullandı. Bu sayede psikologlar hastalarını rahatsız eden kâbusları bizzat deneyimlemek şansına erişmişlerdi. Gece rüyalarına musallat olan kâbusları defetmek için iki yöntem vardı. İkisi de çok yeniydi. Birincisi hastanın beyni civarındaki manyetik alan gücünü biraz artırmaktı. Diğeri de beyne minik elektrik şokları vermekti. Bu arada tıpkı antibiyotiğe direnç gösteren ve mutant karakter kazanarak ilaçlara aldırış etmeyen bakteriler gibi kabuslar da direnç kazanmaya başladıklarından seanslar bayağı zorlu geçmektedir. Psikolog Safire Kayacı hastalarını sağaltmada manyetik alan kullanan ekoldendir. Bu tür sağaltıcılara argoda Kâbus Silici adı verilmektedir.

 

 

  “Meeeyveee, oyda mısın?”

  Eski komşuları Meliha hanımın sesi konumuna uygun bir şekilde yer altından gelir gibiydi. Tipinden, öfkeli ve alaycı sesinden, meraklı bakışlarından korktuğu yaşlı komşu kadın, o sekiz yaşındayken ölmüştü.

Sesini ve ismini bunca yıl sonra birdenbire hatırlarken, korkusunun böylesine üst kertelere yükselmesi çok şaşırtıcıydı. Merve’nin dudakları bir şeyler söyleyecekmiş gibi beceriksizce hareketlendi. Ses yerine zayıf bir nefes yükselebildi ciğerlerinden.

  “Meeeyve! Pabucu yarım çık sokağa oynayalım.”

  Meliha hanım karşılarındaki büyük binanın yanındaki iki katlı evinde otururdu. Kocasının ölümünden sonra sadece kedileriyle yaşar olmuştu. Geleni gideni azdı. Bazen sokağın bir köşesinden çıkıverirdi. Bazen de demir parmaklıklı balkonunda gelip geçene bakar, laf edip sataşırdı. O binbir sesle. Çünkü Meliha hanım her komşunun, annesinin, babasının, bakkalın taklitlerini yapardı. Yaptığı taklitler öyle başarılı olurdu ki, içindeki yabansıl bir yanın korkudan hoşafının yağı kesilirdi. Şimdi ne alakası vardı, ama. Kadını yirmi senedir görmemişti.

 “Ah. Burdasın demek küçük kız. Külaha akide şekeri doldurayım mı? Bugün leblebi tozum da var. 25 liraya.”

  Almanyalı bakkalın sesini bunca yıl sonra duymak neden bu kadar korkutucuydu. Birisi eli böğründe, diğeri deste deste paraları keyifle sayan iki kişinin veresiye ve peşin satıcı olarak resmedildiği o meşhur karikatürü civardaki bakkal ve marketlerden ilk o asmıştı. Yani bakkal herkesin kurnaz olduğunu bildiği cin gibi bir adamdı. Meliha hanımın böyle birine sanki oymuş gibi öykünebilmesi sinirlerini bozmaktaydı. O sıralarda ama. Deforme olmuşluk duygusu alt tabaka da yırtılmayı bekleyen ince bir zar gibi belli belirsiz hissettirmekteydi kendini. Mazinin sisli denizinde çanlı şamandıra. Balataları azcık yerinden oynamış o kadar.

  “Tipitip cikleti mi istersin yoksa? Tipitoş, Tipicik ve havhav Tipitop da olsun mu?”

  “Bana çocuk muamelesi yapma.”

  “Çocuk hiç bitmez. Annen, baban ve ilkokul öğretmenin Nimet hanım anlatmadılar mı hiç sana?”

  Merve içinden yalnız değilim diye tekrarladı. Yalnız değilim. Sonra bunun doğruluğunu saptamak istercesine etrafına bakındı. Korkudan dişleri zangırdamaktaydı.

  “Kes sesini uyuz karı.”

  “Bil bakalım neredeyim ve cebim sakız dolu.”

  Merve dilinin ucuna kadar gelen pis bir sözcüğü engelledi ve etrafına bakındı. Kalbi diğer iç organlarıyla ilk kim yerinden kopup gidecek yarışmasına çıkmıştı. Sucuk gibi terlemişti. Elinde olmadan odada Meliha’yı görebilmek için bakınmaktaydı. İçinden bir ses bakma diyordu. Aldırma falan. Ama elinde değildi. Yatağın altı ilk akla gelen yerdi. Annesi kullanılmayan nevresim takımlarını, çeşitli örtüleri sepetlere yerleştirip Merve’nin yatağının altını tıka basa doldururdu. Belki de diğer anneler de çocuklarının yatağın altında öcü ya da timsah barınmasın diye yapıyorlardı bunu. O halde orada değildi.

  “Aferin kız iki sakızı hak ettin.”

  O sakızları al da bir yerine diyecekken durakladı. Yerini bulmuştu galiba gudubet karının. Ses eskiden oyuncaklarının durduğu hasır sandıktan gelmekteydi. Çıplak ayaklarla o tarafa doğru adım atarken cesaretine ve ahmaklık derecesine aynı anda şaşmaktaydı. Bakması şarttı,yoksa…

  “Yoksa ne? Ağzına acı biber mi sürerler.”

  Kesinkez oradaydı. Yapması gereken kapıyı açıp gitmekti, ama… Bir şey, meraktan da öte, o şey neyse, onun yüzünden eli sepetin kapağına dokunmak üzereydi.

  “Durun Merve hanım. Dokunmayın o sepete.”

  Merve irkilerek soluna baktı. Siyah badili kumral bir kadındı konuşan. Durdurmuştu onu. Hem de kâbusun onu ele geçirmesine ramak kala.

 

*

 

  Safire, kımıldamaması için genç kadına işaret etti ve eğilerek hasır sepeti açtı. Yeşil yün saçlı altı adet patlıcan bebek kıpırtısızca oturmuşlardı.

  “Burada bir şey yok.” dedi Safire uzaktan kumandayla alan şiddetini azaltırken.

  “Sesi oradan geliyordu, ama. Eminim.” Merve sakızlar diyecekti ki, vazgeçti. “Böyle bir bebeğim vardı küçükken, saçları pembe renkteydi. Babam karneme kırık geldiği bir sömestir senin bebeklerle oynama yaşın geçti deyip çöpe atmıştı.”

  Safire, yanaklarındaki pembe allığın güzelleştirdiği yuvarlak yüzlü kadına baktı. Koyu renk iri gözleri camlaşmıştı. Kahverengi saçlarının terden alnına yapıştığına bakılırsa çok korkmuş olmalıydı.

  “Kim bu Meliha? Bana bundan söz etmemiştiniz?” dedi Safire.

  Merve’nin yüzü şaşkınlıkla uzadı. “Unutmuş gitmiştim. Yirmi yıl önce falandı. Meliha hanım…Kedileriyle tek başına yaşayan yaşlı bir kadındı. Eskişehir’de. Almanya’da çalışıp döndüğü için Almanyalı bakkal dediğimiz biri vardı. Onu… Neyse, Meliha hanım ben küçükken öldü. Zamanla aklımdan çıkmıştı. Yani… Öyle… Seans bitti mi Safire hanım?”

  “Hayır. Ara verdik. Siz yatağa dönün. Birkaç dakika içinde tekrar derin uyku haline geçeceksiniz. Kaldığımız yerden devam ediyoruz. Asalak kâbus oyun oynuyor bizimle. Gelecek ama…Bu numara onun ayak izi. Haydi yatağa şimdi.”

  Kadın sesini çıkarmadan yatağa uzanınca Safire kadını derin uyku haline geçirdi ve kullandığı aparatın kayıtlarına göz attı. KKK7, Merve hanım Kronik Kâbus Kurbanı sağaltma projesindeki yedinci hastasıydı. Şu ana kadar her şey iyi gitmişti. Kadınla iki uzun konuşma yapmışlardı. Aşırı titiz, asabi, huzursuz bir baba ve biraz silik kişilikli bir anneyle geçen 22 yıl sonunda kronik bir kâbus hastası olup çıkmıştı. Altı sene önce üniversiteyi bitirir bitirmez evden ayrılıp İstanbul’a gelmişti. Üç yıl boyunca babasının bir gün ansızın karşısına çıkacağı düşünceleriyle yaşamış durmuştu. Hiç beklemediği bir anda, mesela bir sabah kapıcıyı beklerken sahanlıkta babasının dikildiğini görecekti. Adamın ona ilk sözü “Evi terketmek ha, ben seni böyle mi yetiştirdim olacaktı.” Sokakta benzettiği adamlardan hiçbiri babası çıkmamıştı. Ama adam bunun yerine ölümüyle gündüzün akla ziyan düşüncelerini kabus kalıbında geceye dökmüştü. Üç yıldır toprağın üç metre altında yatmasına rağmen son bir senedir hemen her gece ziyaretine gelerek hayatını karartmaya devam etmekteydi. Bu rahatsızlık nedeniyle evliliğin eşiğinden bile dönmüştü. Hangi erkek her gece yanında bağırarak, ağlayarak uyanan birini isterdi. Annesi ilerleyen yaşı ve eşi dostu nedeniyle yanına gelemiyordu. Merve de işini gücünü bırakıp Eskişehir’e dönemiyordu.

Büyük bir alışveriş merkezinin idari kadrosunda olmak haftasonları da dahil işle ilgili telefonlar almak ve planlar yapmak anlamına gelmekteydi.

  Hastasının beyin dalgaları saniyede 11’lik tura gelmişti. Alfa dalgaları. Hücrelerdeki oksijen artırılmıştı. Kadın kolayca rahatlamış bir durumda yatmaktaydı muayene yatağında. Safire’nin aklına 2008 yılında yapılan dreamrecorder haberini heyecanla okuduğu zamanlar geldi. Depresyonlu hastalarda ve sara gibi nörolojik rahatsızlıklarda manyetik uyarım tedavisine de eş zamanlı geçilmişti. Daha sonra Japon patentli Dreamtwin makineleri rüyaları bölüşmek için kullanılmıştı. Bu sayede psikologlar hastalarını rahatsız eden kâbusları bizzat görmek şansına erişmişlerdi. Gece rüyalarına musallat olan kâbusları defetmek için iki yöntem vardı. İkisi de çok yeniydi. Birincisi hastanın beynin civarındaki manyetik alan gücünü biraz artırmaktı. Bunun derecesini ayarlayan uzaktan kumanda aleti taşımaktaydı yanında. Diğeri de beyne minik elektrik şokları vermekti.

  Safire birinci yöntemi yeğlemekteydi. Beyne elektrik verilmesini tehlikeli buluyordu. Rüya makinesi beyinde görüntü duyarlı bir çeşit hafif epilepsi hali yaratmaktaydı. Böylece rüyalar hem görüntülü olarak kaydedilebilmekte, hem de uzman doktorun anında müdahalesi söz konusu olmaktaydı. Tedaviden önce cerrahi ameliyatlarda olduğu gibi hastalara seans sırasında yaşanabilecek tersliklere karşı form imzatılıyordu. Kâbuslarından hayatı cehenneme dönen tipler ya bunla ya da hiç şıklarından tedavi lehine seçim yapmaktaydı. Pek yeni bir teknoloji olması nedeniyle tereddüt gösterenlere başarı istatistiklerini göstermekteydi Safire. Kayıt sırasında hastanın kendini kötü hissetmesi on binde bir oranında rastlanan bir şeydi. Allaha şükür henüz böyle bir felaketle karşılaşmamıştı.

  Kadın öbür tarafa tamamen geçtiğinde Safire de karşısında duran ikinci yatağa uzanarak aynı işlemi yaptı. Tekrar rüyaya girmişlerdi. Merve az önceki sanal alemde yatağının içinde büzülmüş yatıyordu. 

  Sessizlik uzadıkça uzuyor ama hiçbir şey olmuyordu. Safire saatine baktı. 51. dakikadaydılar. Kâbus silme seansı azami 80 dakika sürmekteydi. Bunun için KDV hariç 4750 lira ücret alınmaktaydı. Kalan 29 dakikada bir şey olmazsa seans başarısız sayılacak ve ikinci bir seans yapılması gerekecekti. Beynin ardı ardına ikinci kez aynı basıncı yüklenemeyecek olması bir buçuk aylık bir bekleyişe yol açacaktı. Merve hanım 45 kâbus yüklü gece daha yaşayarak gelecekti yani randevusuna. Gelmeye karar verirse tabii. Safire Kayacı iki yıl önce koskoca İstanbul’daki üç kâbus siliciden biriydi. Şu anda ise sadece kadın doktorların sayıları yirmiyi geçmişti. Alternatifi boldu yani.

  57. dakikada alan şiddeti göstergeleri kıpırdamaya başladı. Kıpırtı kısa zamanda şiddet artırdı. Safire nefesini tutmuş boş odaya bakmaktaydı. Aslında böyle bir oda yoktu. Bu temsili yatak odası hipnozla kadının beyninde oluşturulmuştu. Merve’nin çocukluğunda yattığı odaydı. Kâbus kapanıydı bir çeşit. Yataktaki kadın da delikli peynir dilimi. Kâbus girdiği yerden defedilince kesin sonuç alınmaktaydı.  Beyaz kapı aralanınca Safire heyecanlandı. Bakalım sanal sıçan yemi hemen kapacak mıydı?

 

*

 

  “Kızım sen böyle biri değildin. Neden aile değerlerini reddediyorsun?”

  Zihnine yerleştirilmiş yalnız değilsin, artık çocuk değilsin, bütün gördüklerin rüyadan ibaret bilgisi silinip gitti. Merve korkudan laçkalaşmıştı. Elleri, kolları üç, dört misli ağırlaşmış gibi geliyordu şimdi. İçeri giren şey insanı andıran, ama artık o olmayan çok berbat bir görünüme sahipti. Kokusu da vardı. Lahana dolması ve kesilmiş süt kokusu karışımı kokmaktaydı. İstifra salatası. Çok heybetliydi. Başı neredeyse odanın tavanına değecekti. Yatağın başucuna gelince genç kadın hayretle çişini salmakta olduğunu fark etti.

  “Söyle niye? Yüzünü, gözünü de badanalamışsın. Hem de bu yaşta.”

  Merve konuşursa hıçkıracağından korktuğu için susmayı yeğledi. Susunca sanki onu göremeyecek ve yanından geçip gidecekti. Dev şey gözlerinin tam bebeklerine bakmaktaydı oysa. Bu arada hayal meyal gibi bir doktorun muayehanesinde olduğunu hatırlamıştı. Buna inanan tarafı zayıftı. Korkudan titreyerek eskiden babası olan kimseden türeyen yaratığa baktı.

  “Söyle dedim.”

  Bu ses tonunda yirmi yıl geriye götüren bir zaman makinesi gizliydi. Her şeye hesap verildiği zamanlardı. Önlük niye kirlenmiş, defter kapları niye yırtılmış, tırnaklar maşallah kir kaynıyor, mahalledeki erkek çocuklarıyla bu saate kadar oynamak da neyin nesi.

  “Üçe kadar sayıyorum. Dilini çöz, yoksa kopartırım kökünden.”

  Merve ağlamaya başlamıştı. Hıçkırmaktan konuşacak durumda değildi. Geyik başı desenli pijamasının parmaklarına kadar uzanan kolları kendini beş altı yaşlarında hissettirmekteydi. Tam gitmesi için yalvaracağı sırada başucundaki devasa yaratığın put gibi hareketsiz kesildiğini fark etti. Ardından odanın kapısı açıldı. Krem rengi kot pantolonlu, siyah badili, kumral bir kadın içeri girdi.

  “Dondurdum onu. İşi bitti sayılır.”

  Merve’nin uyuşuk belleği hızlanınca doktorun adını hatırladı. Safire. Otuz yaşlarında hoş yüzlü kadın yanına gelince Merve kalçalarında soğumaya başlayan ıslaklığı fark ederek eliyle dokundu.

  Kadın hareketini fark etmişti. Anlayışla gülümsedi ve “Şimdi lütfen kalkın ve şu iki ayaklı mozoleye siyah kapıdan defolup gitmesini söyleyin.” dedi.

  Merve’nin belleği iyice tazelenmişti. Doktorla seans önceki konuşmalarını hatırlamıştı. Dizleri titrese de ayağa kalkmayı başardı. Tam nasıl yapayım diyeceği sırada devasa beden yerinden kıpırdadı.

  Goril gibi dizlerine kadar inen kocaman el daha ne olduğunu anlamadan genç doktoru kolundan yakalayarak kapıya doğru sürükledi. Kapıyı açtı ve kadını dışarıya doğru fırlattı. Sonra örtüp geri geldi. Doktorun kâbusun iptal yeri dediği alanı boylaması Merve’yi yeniden eski korku kertesine ulaştırmıştı. Deminden beri tuttuğu gözyaşları sakınımsız boşalmaya başlamıştı.

  “Şarlatan doktoru sepetledik. Kaç para ödedin sen buna? Söyle. Kaç para? Benim emlakçılıktan kazanıp bankaya istiflediğim paracıklarımı böyle yerlere mi yatırıyorsun?

  Merve şokun en üst salıncağında sallanmaktaydı, ama bir yanı kâbusun ona dokunabilmesi için kendi rızası, yani teslimiyeti gerekmekte olduğunu biliyordu. İçinde bir yan direnmekteydi.

  “Kaç para dedim sana? Benim param. Benim… Her yerden haberi geliyor. O kapkara kapıdan çıkmak yok. Çıkmıcaz anladın mı?”

  Merve rüyada olduğunu biliyordu. İnsan rüyada bayılabilir miydi acaba? Bayılsa ve oyundan çıksa. Mızsa yani tamamen.

  “Ne dedin?”

  Yaratığın kafası yüzüne değecek kadar yakındı. Merve’nin bütün kasları taş gibi sertleşmişti, ama içindeki direngen yan azmettiriciydi. 

  “Senin paran değil artık. Annemin parası o. Dükkânda o da çalıştı senin gibi. Akşamları yemek yaparak, bulaşık ve çamaşır yıkayarak hem de. Unutma.”

  “Bir de babaya cevap ha! Seni de o doktor müsveddesinin yanına yollayayım da gör.”

  “Sen benim babam değilsin.“

  “Her gece gelicem sana. Ta ki beni yeniden tanıyana kadar. Şimdi de bir ceza vereceğim sana. İkaz babından. Bil bakalım ne?”

  Yaratığın yirmi santim kadar geniş etli dudaklarının arkasından gelen kötü nefesi ve sapsarı dişleri Merve’nin içini kaldırmıştı. Gücü tükenmek üzereyken yan gözle beyaz kapının yeniden açıldığını gördü. Safire çok kararlı ve hızlı adımlarla içeri girince hemen sevinmeye korkarak yaratığa baktı. Kızın bir işaretiyle yüzü Merve’ye eğik olarak kalakalmıştı. Gözleri açıktı ama bebekleri yoktu bu defa. Gerçekten donmuş olmalıydı.

  “Ne oldu?”

  “Kâbuslar…” dedi Safire. Eliyle ayağa kalkmasını işaret ederek. “Kronik kâbuslar eletromanyetik alanlar sayesinde iptal edilirken bir gelişme oldu. Az önce de böyle bir şey yaşadık. Meliha dediğiniz kadın ortaya çıkar çıkmaz bir bit yeniği olduğunu sezmiştim zaten. Ben de seansın ikinci ayağında  kopyamı harekete geçirdim. Alan gücünü de yüzde 22 oranında artırdım.”

  Merve’nin az önce bir kopyayla konuşmuş olmanın şaşkınlığıyla ağzı bir karış açık kalmıştı. Hiçbir farklılık sezememesi şaşılası bir şeydi.

 “Japon bilim insanları altı ay kadar önce bütün dünyayı uyarmıştı. Tıpkı antibiyotiğe direnç gösteren ve mutant karakter kazanarak ilaçlara aldırış etmeyen bakteriler gibi kabuslar da direnç kazanmaya başlamışlardı. Bu nedenle bizler de rüya psikologları olarak birer ekstra kopya kullanmaya karar verdik. Kopyalarla çatışmaları onları yoruyor ve asılsız yengi sanıları onları esas tedavi için dikkatsizleştiriyor.”

  Yataktan kalkmış olan Merve anlatılanları sona doğru yarım kulakla dinlemişti. Koca yaratığın  her an canlanarak ortalığı kırıp geçirmesini bekliyordu. Bebekleri olmayan gözler kubur gibi kıpırtısızdı neyse ki.

  “Elinden tutun. Çocuk gibi. Sizin zihninizin çocuğu sonuçta. Onu siyah kapıya götürün. Beyazdan girdi siyahtan çıkacak. Yöntem bu. Şimdi kapıyı açıp dışarıya salın.”

  Merve robot gibi denileni yaptı. O koskoca şeyin uysal adımlarla yanında yürümesi çok tuhafına gitmişti. İçinde bir umut büyümekteydi.

  “Az önce her yerden haberi geliyor derken işaret ettiği buydu. Onları bu ortamda hastanın beyninden uzaklaştırmak atmosferde bir iz bırakıyor olmalı. Bir çeşit radyo dalgası gibi hayal edin. Böylelikle diğer beyinler ve dolayısıyla kâbuslar durumdan haberdar oluyorlar. Bu da onların direncini artırıyor.”

  Merve serbest eliyle siyah kapıyı açtı ve yaratığa dışarı çıkmasını işaret etti. Yaratık önce kımıldamadı. Sonra bedeni isteksizce harekete geçti. Bir genç irisi gibiydi arkadan bakınca. Merve kapıyı örterek sürgüyü sürdü. Ve dönüp doktora baktı.

  “Bir dakika içinde muayehanemde uyanacaksınız. Onu def ettiğiniz ve sürgüyü sonsuza dek sürdüğünüzü sakın unutmayın. Geçmiş olsun.”

  Merve gözlerini muayehanede Safire hanımla yan yana başlarında parlak metaldan başlıklarla iki dar yatakta yatarken bulunca ilk işi eliyle kalçalarındaki ıslaklığı yoklamak oldu. Gerçekti.

  Safire hanım rimelleri yanaklarına akmış olan kadına dostça gülümsedi ve “Ölçülerimiz aşağı yukarı aynı. Benden bir şeyler veririm.” dedi.

  Merve utançla başını salladı. “Rüya gibiydi.”

  Safire hanım başından başlığını çıkartıp kenara koydu ve “Sadece hatırası kalacak bundan sonra merak etmeyin. İyisiniz değil mi? Mide bulantısı, baş ağrısı filan yok ya?” dedi.

  Merve sevinçle ve minnetle gülümsedi. “Hayır. Altımdaki ıslaklıktan başka… Bu gece uyuyup uyandıktan sonra ilk işim annemi aramak olacak. Sonucu merakla bekliyor.”

  Safire hanım profesyonelce bir bakışla, “Yarın sabah yepyeni biri olarak uyanacaksınız.” dedi.

  Merve test etmeden aşırı sevinmeye korkar bir tavırla gülümsedi. “Bir şeyi merak ettim. Siyah kapıdan dışarı def edilen kâbus nesneleri ne oluyor?”

  “Kendi aralarında bir direnç alanı yaratmışlar besbelli.” dedi Safire. “Aslında bilgisayarımızdaki çöp kutusu gibi bir yere gitmekteler. Kâbusların yarattığımız sanal ortamlarda köprüler bularak birbirleriyle haberleşmeleri yeni bir durum. Sadece silinme esnasında diğerlerine mukavemet kazandırmaktalar bir miktar. Birkaç saat sonra Japon hocam Takamaki Fuyo’ya telefon edip durumu bildireceğim. Şu anda saat sabahın beşi orada. ”

  “Geri gelmez değil mi?”

  Safire içini çekmemek için kendini zor tuttu. “Şu ana kadar tek vaka bile mevcut değil.” dedi ve gülümsedi. Tedavide başarı oranı yüzde 98,7’ydi. Ultrasonla bebeğin cinsiyetinin tahmin edilebilmesi oranından bile daha büyüktü.Yalan söylüyor sayılmazdı yani.                          

  Safire,  Merve hanımı kapıya kadar geçirip uğurladıktan sonra gidip seans elbiselerini üzerinden çıkardı. Üstkata çıkıp yatak odasına girdi Takamaki Fuyo’ya telefon etmeden önce bir şeyler yiyip kendine gelebilirdi. Önce dışarıdaki kış gününe yakışır şekilde sıcak bir duş tabii. Duşun altında bir seansın daha başarılı atlatılmasından memnun hayallere daldı. Sanal alemde gelişip gürbüzleşen, teşkilat kuran kâbusların yakın gelecekte dünyayı nasıl etkileyeceğini düşünüp endişelenmek için bol bol zamanı olacaktı. 

                               ———————

    

Kabus Silici 1′e Ek: Ben bir roman yada öykü okuduğumda yazılma hikayesini okumayı severim. En son Just After Sunset’i bitirdiğimde ek kısımda öykülerin yazım hikayeleri bölümünün yer aldığını fark ettim ve üzerine atladım. Benim Türkçesi Karanlık Çökünce olan bu kitapta favori öyküm kilo vermeye çalışan ressam adamın resminin içine dahil olma serüvenini anlatan hikayeydi. Kabus Silici’ye gelince, kadn kahramanlı bir B.K. öyküsü yazmak Soluk ve Ötesi adlı öykümü bitirdikten sonra aklıma düşmüştü.Patlıcan bebeklere meraklı olduğum bir dönem vaki tabii. Yine de bu birinci öyküde neredeyse herşey hayal ürünü. Bunun haricinde öykünün iskeleti teknolojinin, kabusların materyalize olup ruhları eritmeye başladığı bir dönemde Sağaltıcılar aracılığıyla müdahele edebildiği teorisi (teori mi, çok yakında gerçekleşme ihitmali olabilecek bir durum :) bkz hastalıklar için: http://www.epilepsiveben.com/manyetik_uyar%C4%B1m_tedavisi_tmu_rtms) üzerine oturmuştur. Rüyaların kaydedildiği aparatların mevcudiyeti de düşüncemi alevlendiren haberlerden biri olmuştu. Kabus Silici kabus nesneleriyle mücadele eden insanların hikayesidir.

 

Kabus Silici Serisi, Öykü kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Şiirler

Şiirler

1. O karlı Mart sabahı
Sende birini arıyordum
Seni değil.
Niye benzetiyordum ama
Uzaktan geçen
Ve yüzünden seçemediğim adamları sana.
Cevap verebildiğim yok
Hiçbir şey sorma bana.
Madem yanımdasın,
Bırak ellerimiz koksun kar’a.

2. Bir gündü, sen ve ben
Başka bir alemdeydik zaman içersinde
365 güne ait olmayan bir günde.
Sen ve ben,
Bastığım ne toprak
Çıktığım ne merdiven.

3. Darmadağındı rüyalarım
Dalını terk ediyordu kuş
Ortamızdan ivedilikle bir kanat geçiyordu.
Aramızdan vapur, aramızdan deniz
Aramızdan lüzumsuz şehirler geçiyordu.

4. Başka bir yerde karşılaşabilirdim senle
Veya senle karşılaşabilirdim bir başka yerde
Veya ellerim bunca beyaz olmazdı
Araya öylesine olmazlık girdi.

Ezgi Gürçay

 

Şiir kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Şehri İkiye

Şehri İkiye

Sen vesikalık resmimi gazetelere vermişsin
Solmuş değildir henüz teslim edebilirsin
Bir an durmadı ki göğsünün üst cepkeninde
Bırak kalsın sarı soluk sayfalar içersinde,
kayıp aranıyor köşesinde…

Gök mü uçsuz bucaksızdır, deniz mi ufukta uzayan.

Yağmur serpiştiriyor, bir baskın ucundayım, İstanbul yüzüme tükürüyor
Bütün söylenmemiş sırları tekrar geriye damıtarak
Kollarım kasılıyor, ayaklarım çekiliyor mu desem
Çınar ağaçlarında boy boy adamlar asılıyor
Üçüncü sayfada dram diye anılarak

Adam mı becerecektir yoksa kadın mı, dur, gitme diyebilmeyi.

Ama bütün kelimeleri anahtarlığından söker gibi
Tekerleyerek bırakıveriyorsun masanın üstüne
“Git beni bekliyor su perisi”
Ne olmuşsun bilmiyorum, bu dönen iki kol arasına sıkışmış bayrak değil ki
Bu gömleğin beyaz, kaptırmışsın dişliler arasına
Herşey ayan, gözlerin gökyüzüne kilitli

İstanbul’a kasım düşüyor şubat’ın ortasında
Gecenin yüzüne vuruyor kızılı seni tanıdığım ikindi vaktinin
Şehri ikiye Marmara değil çatık kaşların bölüyor
Ve köprüler değil, rüyalarım birbirine bağlıyor

Üstüme bir kasım örtüyorum, perçemin değiyor gözlerime
Üstüme bir şehir bırakıyorum çırılçıplak, Yeditepe’ye inat
Güneş ilişmiyor, yüzümü ellerin örtüyor gölgedeyim
Bir tepenin üstünden seni arıyor gibiyim, sanki ortasındasın, milyonların içinde
Sanki her tepeden çukuru akanda sen varsın
Hani iyiliği tuttu bu şehrin gözlerime seni bulduracak

Oysa gece vaktidir, güne çok uzaktayız
Oysa gölgen çekildi, sanki toprağa sindi
Yüzümü dönsem her yönden esen meltem sensin
Cereyanında kalansa ben iki şehrin

Sana sarı saçlı, sarı pudralı bir güneş, gökçe
Ben yarımca mırıldandığın, köpük benizli ezgi
Sen bu melodiye apansız es koymuş nazım, dizgi
İçimde bir yerde dolanmakta siluetin.

Ezgi Gürçay

Şiir kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yanılgı

 

Yanılgı

 

Başından bilinse olur muydu adı yanılgının yanılgı

Kısa vadelerle soluyorum, koşuyorum yada koşturuluyorum

Özengilerimde ağırlık yapan çamurlu ayaklar oysa

Nedense bu ivedilik

Ve nereye yetişmek içinse bu çarklar

Korselerini takıp kalın gövdelerine

Olmadıkları birine benziyorlar aynalarda.

 

 

Peşinen bilinse olur muydu adı yanılgının yanılgı

Emeklerken ellerim kesildi yerden

Altımdan çekildi halı

Sizin sakin başlarınızsa yek pare saatlere ayarlı

Ayaklarınız sustalı, zamanı bıçaklamış

Hayat ölmüş ama bakın siz dışarıdasınız.

 

Cesaret feveran olmasaydı olur muydu adı yanılgının yanılgı

Birden çok yanılgı taşıyorum oysa…

Siğil olmuşlar gövdemde, siyahi sırıtıyorlar

İplerinizi deva diye bağlayışınız var, ardım sıra çekiyorsunuz

Suni teneffüs saatleri ilerliyor

Ellerim ki acemi iki, bir yanda yaralar akmakta hâlâ.

 

Gençliğimin hediyesi

Başlangıcı duyarsız

Ortası endişe

Sonu uçurum kenarı

Alkol basılmış yara yani

Bedenli ama yokluklu bir ibadet sanki

Şaşkınlığın bereketi

Uyuşukluğun son hali

Yanılgı

Peşinen bilinseydi kalır mıydı böyle adı.

 

Evladiyelik bir ruhum var

Sabır tespihi çekmek kolay değil

Kin değil adı, dargınım bir sebeple

Ve yaşam iz bırakıyor

Parmakların bile ad sahiplendiği bir memlekette.

 

Ezgi Gürçay

Şiir kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Tuhaf Gazel

tuhaf-gazel2

Tuhaf Gazel

Ayaklarının altına mahkum

Hergün canımdan hikayeler.

 

Ellerim yüzüm, yüzüm ellerim

Söndür şu ateşi de, dökülsün pervanelerim.


Şu içimde bağıran avaza dek bağırsın

Bu heyuladan çeksin beni kurtarsın.


Bak bu kelimene gamları boğabilirim

Bedava sevmeye, es’ara dalabilirim.

 

Bu eşkiya hayatından yoksul başım vurulsun

Aç bi aç akbabalara etten sofra kurulsun.

 

Basit keşmekeşler, yorgun atlar eşekler

Birbirine karışmış, altın, demir döşekler.


Açık yara yerlere merhem midir tezekler

Bundan mıdır, küstahça konup kalkmada sinekler.

 

Sözlüğümden bilinip atılıyor kelimeler

Bir garip yaşam geleneği, bölünüyor haneler.


Bazen mısra zihnime melek midir benim

Çatısında sabahın, uykusunda gözlerim.


Canavarlar yığıldı, tamtamlar asıldı yerlerine

Us ayıldı da, öyle bakıldı eserlerine.

 

 

Ezgi Gürçay

Şiir kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

BAYAĞILAŞMA

Ezgi Gürçay

 

Bayağılaşma

 

Sen, tutam tutam bu

Yüzüklerimin taşı düşüyor

Damdan bahçeye kaskatı  bir karga düşüyor

Tüm köpekler kurtuluyor iplerinden

Yere en son kırık dökük bir heykel düşüyor.

 

Siyah beyaz gölgeler yayılıyor eve

Köşegenler yalayıp geçiyor gövdeleri

Bir pergel ayağı gibi örümcek lambalar, daireler çiziyor

Bütün konuşmalarımız kurtuluyor teferruatlardan

Dik merdivenlere suskun insancıklar düşüyor.

 

Köpük tebaasından yatırımlarımız

Sapmış arzularımıza kızgın damlalar düşüyor

Yanık tenimizden geriye donmuş parafin düşüyor

Tek solukta ebter* kılıyoruz tüm hasletlerimizi

Haklı haksız, haksız haklı düşüyor.

 

*Ebter Arapça soyu kesik anlamına gelir.

Şiir kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum bırakın

ANLAMAZDIN

Ezgi Gürçay

 

Anlamazdın

 

“Biz”lerin ağzına kilit vurulu

“Ben”ler narsist.

İşte bu sebepten anlamazsın

Bir başka yerde doğmak isteyişimin nedenini.

Tibet’te doğar, her daim pirinç yer

Taşta çamaşır döverdim.

Yapardım ama sen anlamazsın.

Sonra her ne konuşuyorsan onu öğrenirdim

Nereye götürmen gerekiyorsa gelirdim

Lekad’a yemin olsun.

Casablanca’da doğar ve sen yüzümü istediğin gibi bulurdun

Bir yerlerde görürdün de fark etmezdin

Benim aşık olmam uzun sürmezdi

Sen belli, istemezdin, bir çok sebebin olurdu.

Ama isteseydin, kalmazdım Kamboçya’da

Damrak’ta borsa tahvillerini takip etmezdim.

Uslu dersen uslu

Hesap sormaz dersen hesabı tam

Olurdum ama sen anlamazdın

Lekad’a yemin olsun.

 

Lekad: Andolsun

Şiir kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum bırakın

BİRİNCİ CÜMLE

 

Papaz da, arkadaşım da, korodaki çocuklar da oydu. Her şey oydu. Sokak, gün ışığı, tanrının evi ve gelip geçenlerin gölgeleri. Ve de kalem tabii.

 

 

  Birinci cümle

 

  “Defterimizi bitirdim sevgilim.”

  Yatak odamın kapısında tülden geceliğiyle bittiğinde ona ‘burda ne arıyorsun’’ diyebilmek için gözlerimden, yanaklarıma kadar her türlü kasa ve kemiğe komut verdim. Nafile. Ağzını açmaya davranan bir kekeme gibi beceriksizce sesler çıkarabildim ancak. Üst dudağımla dişlerim arasındaki yer tahıl tozu topaklarıyla kabarmıştı sanki. Dudağım sıkı sıkıya kapatılmış pembe bir panjur gibi titredi. Titrer haldeki bu setlere alfabetik dalgalarım çarpıp geri döndü ve tüm çabalamama rağmen sözcüklere dönüşmedi.

  Havsalamda gezinip duran soruyu anlamış gibi gözlerime baktı. Durduğu o yerde başparmağıyla gerdanına yumuşak dairemsi şekiller çiziyordu. Eskiden bunu yatağa girmeden önce yapardı. Kadınlara has bir heyecan yaratma şekli diye düşünürdüm.

   “Teslim etmeye geldim.”

  Irene, mezarında çürümekte olan eski sevgilim yaklaşmış, yatağın ayak ucunda duruyordu. Kollarının hatırladığımdan uzun olması içimi titretmişti.  İki eliyle ortasında eflatun yaprak biçiminde yaması bulunan defteri uzatmış belli belirsiz sırıtmaktaydı. Tülden şeffaf geceliği sanki defterin ortasındaki yamadan etkilenmişçesine krem renginden eflatuna dönüyordu. Kara ve küt kesimli saçları çıkık elmacık kemiklerini belli edecek şekilde başına yapışık durmaktaydı.

  “Gitmeden önce bahsetmek istediğim şeyi de göstereceğim sana. Eksik satırları yani.”

  Bir yıl beraber yaşadığım kadında ona ait olmadığına bahse girebileceğim bir şeyler mevcuttu. Hemen sayamayacağım ayrıntılar. Birden çevik bir hareketle yatağın üstüne çıkınca ağzım yine sessiz feryatlarından birini salıverdi. Deli gibi tepinmek, avazım çıktığı kadar haykırarak sokağa fırlamak istiyordum. Kollarıyla orantılı normalden uzun görünen bacaklarını örten tülü kaldırarak iç çamaşırını aşağıya sıyırdı ve yorganın üzerinden tam kucağıma oturdu. Kendi artık var olmayan birinin ağırlığının olması kaldırılamaz bir kâbus katmanıydı.

  Niyetini sezebilmek için yüzüne baktım. Yüzü hatırladığımdan biraz farklıydı. Gözlerinin badem yeşili olmadığını gördüm. Bana çevrik gözleri şimdi kahverengiydi. Çok aşinaydılar. Bir yerden… Aman tanrım, olamaz, ama bu benim… Benim gözlerimdi.

  Hiç istifini bozmadan oturduğu yerde beni süzmekteydi.  Birkaç ay önce olsa heyecan verecek bu sahne nedeniyle şimdi dayanma gücüm sınırına toslamak üzereydi.

  Öldüğünü gazetelerden öğrenmiştim. Nedense gazeteler olayı baş sayfaya taşımışlardı. Sigara almak için durduğum bir büfenin tezgahında yan yatmış olan gazetedeki resmini gördüğüm an çevremdekilere ama ben onu tanımıyorum dememek için zor tutmuştum kendimi.  O fotoğraf…bir zamanlar cüzdanımda taşıdığım fotoğrafının eşiydi. 

  “Bak bana verdiğin defterin her sayfasına bir gün doldurdum. Benden önceki sevgilin de tamamladı bunun gibi bir tanesini. Ondan önceki de ve ondan bir önceki de. Bana söyleyebilirdin sevgilim erotik satırlar koleksiyonun olduğunu. Belki o zaman. seni terketmek zorunda kalmazdım.”

  “Ama bunların hepsi senden önceydi, biliyorsun,” dedim. Sesime kavuşmanın şaşkınlığıyla devam ettim.  “İlk sevgilim olmadığını da. Kadınlardan birkaç hatıra aldıysam… Kimisi fotoğraf arşıvcisi. Bense söz.”

   Cevabıma karşılık olarak üzerimdeki basıncı artırdı. Az önce fısıldayan sesi bir patlama gibi gürledi. Kolları hâlâ uzamaya devam ediyormuş gibiydi.  Gırtlağıma bir piton yılanı gibi dolanacaklar düşüncesi dayanılmazdı.  Son soluğun ciğerlerime dolmasından sonra kemiklerimin kırılırken çıkardığı sesi duyacaktım. Kollar kuşkularımı doğrularcasına bana doğru uzanırken avazım çıktığı kadar çığlık atmaya başladım. Duvarlardan garip bir şekilde yankılanan sesim korkumu artıran bir etki yapıyordu. Sonra birden kollarını geri çekti. Şimdi daha sakin görünüyordu.

  “Ahh, anlıyorum. Benden önceydi. Yine de ilginç bir hastalık olduğunu itiraf et. Her kadına cins defterlere notlar tutturmak, bunu ilk kez yaptığın yalanını kıvırmak itiraf et ki sana inanılmaz bir haz veriyordu. En mahrem şeylerini eflatun el yazılarıyla okumak sonradan, sana…”

  Birden sancı tutmuş gibi kasılınca sözleri yarım kaldı. Yüzü acıyla buruştu. Ellerini kasıklarından aşağıya doğru bastırmaya başladı.

“Evet sana vereceğim esas şey de bu.” dedi acıyla tizleşen bir sesle.

“Söylemeyi çok isterdim.”

  Kasıklarına baktığımda beyaz, şekilsiz bir şeyin yorganın üstüne doğru uzadığını gördüm. Kımıldıyor muydu o şey? Dışardan odaya sızan ışık odayı yeterince aydınlatmıyordu. Ikınması bittiğinde yatağın üzerinden çekildi. Böylelikle yattığım yerden ilk kez doğrulma imkânı buldum. Gördüğüm şeye inanamıyordum. Yorganın ortası o beyaz şeyle beraber dışarı akan sarı sulardan leke tutmuştu. Biraz genişlemiş olan lekenin ortasında duran o beyaz şeyin içindeki ince pembe damarları seçilebiliyordum şimdi. Kafasının daha aşağısında beyaz bir çıkıntı halinde göz tepeciği vardı. Eğer buna kafa demek mümkünse vücuduna göre epey büyüktü. İki ya da üç aylık bir cenindi bu. Dehşetle İrene’ye baktım. Gazete küpürleri hızlı bir fener alayı gibi gözümün önünden geçmeye başladı.

  İrlandalı kadın kürtaj esnasında hayatını kaybetti. Aile hastane yetkililerine dava açmaya hazırlanıyor.

  Kızın ailesini ziyaret edip taziyede bulunmak bir an için aklımdan geçmişti. Anne ve babasının yüzüne bakamayacağımı düşünmüştüm nedense. Mezarlıktaki töreni de uzaktan seyretmiş, tek bir damla bile yaş dökmemiştim. En ön sırada olsam hüngür hüngür ağlayacağımdan adım gibi emindim.

  “Sana söyleyecektim, diğer defterleri görünce çok derinden yaralandım. İlk sevgilin değildim, ama sıradan bir kadın olmaya da tahammül edemezdim. Yazdığı satırlar bitince hayatından çıkıp gidecek bir kadın. Şehrazat’tan önce bir gecelik birliktelikleri olan onca kadından ne farkım vardı?”

  Yataktaki cenin yavaş yavaş kurumakta olan lekenin ortasında ‘flop, flop’ diye ses çıkardı. Beyaz perdesini yırtan minnacık kara bir nokta sağa sola bakınmaya başladı. Olmayan bacaklarına rağmen bana doğru dönmeyi basarabilmişti de. Kara göz üzerime dikkat kesildiğinde sol elimle sıkı sıkıya kavradığım yorganı üstümden adeta atarak tiz bir çığlık koyverdim.  Yataktan fırlayarak kendimi pencere tarafına attım. Irene avurtları çökmüş bir halde hâlâ yatağın gerisinde duruyordu. İri elmacık kemikleri daha da dikkat çekiyordu şimdi. Sırtım pencerenin pervazına dayanmıştı. Irene eline nereden aldığını farkedemediğim eflatun renkli bir dolma kalem bana doğru uzattı.

  “Ne zahmetlerle getirdim bebeğimizi sana sevgilim. Maalesef bu davranışından ötürü sana bir hesap pusulası vereceğim. Dayanabileceğin bir acı olacak. Bayılarak falan duraklayamayacaksın. ”

  Normalden biraz kalın dolmakalemle ne yapmak niyetindeydi acaba? Kesici olmasına kesici değildi ama…Yine de kalemi uzatışı, benimkilere gittikçe daha çok benzeyen kahverengi gözleri nabzımı kırbaç yemiş bir at gibi koşturmaktaydı.

  “Benden ne istiyorsun? Onlar sadece birkaç defter, sadece birkaç sayfa yazı.”

  Kadın hiçbir neşe hatta alaycılık emaresi bile taşımayan katmanlı ve saf korku çağıldayan bir kahkaha attı. Şuh olmaktan çok uzaktı. Sanki sisli bir gecede mezarlarından çıkmış koca bir iskelet korosu cadılar gecesine hazırlık yapmaktaydı.

  Başını tavana doğru kaldırdı. Elindeki kalemi kaldırarak bir kedinin fındık faresine yaptığı gibi rahatlıkla yutuverdi. Şaşkınlıktan pencereye yapışıp kalmıştım. 

  Gözlerini bana çevirdiğinde az önce o cenini doğururken olduğu gibi tekrar sancıya tutulacağını sandım. Olmadı. Hafif bir kıkırtı koyuvererek güldü, o zaman İrene’nin o sevimli gamzelerini hatırladım. Bir mezar gibi derinleşmişlerdi.

  “Her cümle için yine geleceğim. Her gelişte birini sileceğim.” derken sesi her taraftan yankılanıyordu.

  Tüm o defterleri hatırladım birden. Sekiz defter. Cümle sayısını tanrı bilirdi. Üç bin, dört bin? O korkunç kahkahası odayı tekrar doldurup ruhumu silkelediğinde dizlerimde yeniden derman buldum ve kaslarım sonunda harekete geçti. Yarım yamalak dualar haykırarak odayı geçtim. Beş metrelik hol bitmez tükenmez bir tünel gibiydi.  Ayaklarım som altından dökülmüş gibi ağırdı. Neyse ki, donuk akan saniyeler sonrasında elim kapıya dokundu. Arkama bakacak halim yoktu.  Kapıyı açtım ve kendini sokağa attım. 

 

*

 

  San Paulus kilisesinin tahta sıralarına oturmuş bildiğim duaları talim etmekteydim. Yoldan çıkmış bir protestan olarak katolik birinin nasıl dua ettiğini bilmiyordum.  Aslına bakılırsa küçükken yemek masasında icra edilen kısa süreli dualardan başka dua etmişliğim de yoktu. Az önce günah çıkarmak için oturduğum iskemlenin önündeki tahta odacığın mazgalının arka tarafındaki perde açıldığında bir an koşa koşa kiliseden çıkmak istedim. Rahibin “anlat evladım , kalbini kıstıran şeyi.” diyen şefkat yüklü sesini duymasaydım, evi boyatacağım bahanesiyle arkadaşımda yatmaya devam edecek ve o gece olanlardan kimseye tek söz etmeyecektim. Perdenin arkasındaki ses anlattıklarımı teker teker dinledi. Görmememe rağmen rahibin boynuna zincirle asılı olan haçı sımsıkı kavradığını hissediyordum. Irene katolik olduğu için buraya gelmiştim. Gidebileceğim başka bir yer de aklıma gelmemişti doğrusu.

  “Bunlardan öyle anlaşılıyor ki vicdanınız size kötücül rüyalar ayartıyor. Sizi ferahlatacak ve sevap kabul edilecek davranışlarda bulunun. Zamanla tanrının izniyle bu tür düşlerden tamamen kurtulacaksınız. Her aklınıza gelişte tanrıdan af dileyin evladım. Ben de sizin için dua edeceğim.”

  Bu olayın üstünden bir hafta geçti. Bu zaman zarfında eve hiç gitmedim. Eflatun ve defter kelimelerinin baskısıyla geceler boyu düşünerek bir sevap icad ettim. O kadınlara aldığım defterlerden sekiz tane edindim ve kilisenin korosunda bulunan çocuklara dağıttım. Dağıtmadan önce uzun süre onlarla sohbet ettim. Anne ve babalarına, çevreye ve diğer insanlara karşı hatalarını yazmaları şartıyla defterleri kendilerine hediye edeceğim sözünü verdim. Çocuklardan zenci olanı buna benzer bir defter tuttuğunu, hatalarını böylelikle itiraf ettiğini ve tanrı’dan bağışlanma dilediğini anlattı. Ben de ona bundan sonra artık aynı işlemi bu deftere tekrarlamasını söyledim. Çocukların yanından ayrıldıktan sonra kendime de aynı defterden aldım. O kadınlara hiçbir zaman gerçekleri fısıldamadığımı itiraf ettim ilk sayfaya, evet gerçekten bunu kendime de itiraf ettim ve benim için belli belirsiz olan bir merciden özür diledim.   

  Haftanın son günü çilingir çağırıp kapıyı açtırdım. Kendimi deli gibi evden atarken anahtarlarım bir yana ayakkabı giymek bile aklıma gelmemişti. Sabaha karşı kapısına dayanıp kendisinde kalıp kalamayacağımı sorduğum arkadaşıma bir sevgiliyle kavga mavalını uydurmuştum. İnanmış mıydı emin değilim, ama bilgelik yanı ağır basan bir karakteri vardı. Tek soru bile sormamıştı. Ayrıldığımda evde değildi. Bir teşekkür mektubu bırakarak evinden ayrıldım. Ödünç aldığım elbise ve ayakkabılarını daha sonra münasip bir hediye ekiyle geri vermeyi düşünüyordum.

  Eve girince yaptığım ilk iş yatak odama bakmak oldu. Yorgan gerçekten de fırlatılmıştı. Kaldırdığımda ne ceninden ne de sarı büyük lekeden bir artık vardı. İçim rahatlamıştı. Evin diğer bölümlerinde de olağandışı bir duruma rastlamadım.

  Oturma odasındaki koltukta otururken sürekli korku verici bir düşünce tarafından rahatsız edilmekteydim. Bir şey vardı. Çok önemliydi. Onu ıskalamıştım bakınırken. Kalkıp tekrar aramaya başladım. Her yere yavaş yavaş bakarken son noktaya gelince rahatlayacağımı düşünmekteydim ki, gördüm onu.

  Çalışma masamdaki kalemlikte duran o şey…Tüylerim diken diken olmuştu. Onu oraya ben mi koymuştum? Bir arkadaşın hediyesi miydi? Öyle bir kalemim var mıydı? İlk bakışta niye görememiştim peki bu kadar kocaman şeyi?  Kâbustakinin tıpa tıp aynı gibi görünen kalın eflatun dolma kaleme yakından baktım. İnançlı bir kızılderilinin bir toteme bakışı da böyle bir şey olmalıydı.

  Kalem birden etrafında kuşak kuşak haleler varmış gibi tiril tiril titredi. Gözlerim yanılıyor olmalıydı. Odadaki ışık, halkalar etrafı gittikce aydınlatırken İrene’nin tülden geceliğinin rengine bürünüverdi. Ciğerlerim ağdalı ve köpüklü bir korku özüyle dolmuş gibiydi. Nefes almakta zorlanıyordum. Panik denen hiçbir yere sığmaz şey ayaklarımı harekete geçirdi. Dış kapıya koşar adımlarla vardım. Tokmağa varacak, dokunacak ve çevireceği elimi hayal eden yanımı hayal kırıklığı bekliyordu.

  Ayaklarımı istediğim yöne sürememekteydim. Anlıyordum. Kâbus buradaydı. Gece devam ediyordu. Hiç bitmemişti.  Ne o kilisede bulunmuş, ne de o çerçiciden defter toplayarak çocuklara dağıtmıştım. Arkadaşımın evine gitmemiş, üzerine tıpatıp uyan ayakkabı ve pantolonu giymemiştim. Hiç soru sormayacak bir arkadaşa da kim sahipti ki zaten. Beni kandırdı. O gecenin içindeydim hâlâ.

  Belleğimi de kısıyor mahsus yer yer. Felaketimi azar azar tadayım diye. Evinde kaldığımı sandığım arkadaşım falan değildi. İrene’nin kız kardeşinin kocasıydı o. Hiç samimiyetimiz yoktu. Bir dara düşsem kapısını çalacağım son kişiydi yani. Onda kalmış gibi olmam cezanın bir parçası. Ölümünden önce beni arayıp İrene’nin birkaç saat sonra kürtaj olacağını haber vermişti. İstesem engellerdim. Yapmadım. Uzun boylu, şişko dev gibi birisiydi. Hiçbir giysisinin bana uyması mümkün değildi. Ayakkabılarını, pantolonunu bana vicdanımın ağrısı uydurmuştu.

  Gerçeğin sert tokatıyla gücüm kesildi. Fizik yanım direnmeyi bıraktı. Bulunduğum yerden holü ve diğer odaları göremiyordum. İrene oralarda bir yerde. Biliyorum. Sadece biraz nefes alıp korkuya daha çok dayanabilmem için küçük bir ara vermişti. Bir de manen çökertmek için sahte umut tabii. Papaz da, arkadaşım da, korodaki çocuklar da oydu. Her şey oydu. Sokak, gün ışığı, tanrının evi ve gelip geçenlerin gölgeleri. Ve de kalem tabii.

  İçerden bir hışırtı duyunca irkildim. Geliyordu.

   “Her cümle için bir gece geliceğim.”

    Toplam kaç cümle yazılmıştı o defterlere acaba? Üç bin, dört bin? Bu daha birincisiydi ve hâlâ sürüyordu.

 

Ezgi Gürçay          

                    ——————————————–

 

Öykü kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Soluk Ve Ötesi

soluk-ve-otesi1            

                Soluk ve Ötesi

“Cansel, benim İrfan.”

Işıkyönder caddesinin akıcı trafiğinde yarım metre sağımda yürüyerek konuşan koyu yeşil tişört ve yer yer eprimiş blucinli adama baktım.

“Hangi İrfan?’’

Sırtımı verdiğim kızgın yaz güneşi kısa saçlarımın açıkta bıraktığı enseme ateş topcuklarından masaj yapmaktaydı. Adamın yüzü aşinaydı, ama nereden olduğuna çıkaramamıştım.

“Bana bakma. Dosdoğru yürümeye devam et. Fazla zamanımız yok. Takip ediliyor olabiliriz.”

Sesinden kim olduğunu anlamıştım. Saçları kirlenmiş ve çok uzamıştı. Kocamın radyodan arkadaşıydı ve bir zamanlar evimizden hiç çıkmayan biriydi. Onu en son kocamın cenazesinde görmüştüm. Ne bu hal demeye kalmadan eliyle sus işareti yaptı. Bakışlarından buz gibi ürkütücü gizem salvoları saçılmaktaydı. Gülme duygum sönüvermişti birden. Vahim bir şeyler olmaktaydı.

“Dinle, fotoğraflarına bir hal olduğunu biliyorum. Bundan hiçkimseye bahsetme. Haber almış olabilirler. Senin peşine de düşeceklerdir.”

Arkamızda ilerleyen birini fark edince sözlerine ara verdi. Adam cebinden çıkardığı bir mendile alnını silerek yanımızdan geçti ve uzaklaştı. İrfan adamı belli etmeden süzmüştü.

“Şimdi konuşamayız” diye devam etti. “Tam bir hafta sonra bu saatte Halıcılar iş hanının yanındaki boş duran mavi binaya gel. Eskiden gazete binası olan yer hani. Hiç kimseye karşılaşmamız ve solan fotoğraflarla ilgili tek laf etme. Ve eğer bir şekilde… Bir şey olur da benle görüşemezsen, şu… şu adrese git ve ne yaparsan yap Asal Güvenlikten uzak dur.”

Bir şey sormama fırsat bırakmadan ceketimin sağ cebine bir kağıt sokuşturdu.  Bunu öyle usta bir kıvraklıkla yapmıştı ki, tanımasam onu maharetli bir göz bağcısı ya da işbilir bir yankesici sanabilirdim.

Tanıdığım İrfan böyle nahoş muziplikler yapabilecek biri değildi. Fotoğraflardan da haberi vardı üstelik. Kadınlar takımının davetlisi olduğum futbol müsabakasına boşvererek eve döndüm. Az önceki konuşma iç dengemi allak bullak etmişti.

*

Turfanda kocam Selim’in radyo konuşmalarına bir devam edip, iki ara verdiği zamanlardı. Güvenlik aşkına yerleştirilen gözetleme aparatları en şahsi alanlara kadar yayılan mahremiyet zımparalayıcılarıydı. Belediyelerin şüpheli gördükleri şahısların evlerine -onların haberi olmadan- izleme sistemi yerleştirme yasasına karşılık küçük bir grup meydanlara çıkmıştık. Üstümüze sıkılan tazyikli sular, otuz altı saat göz altına almalar ve işsiz bırakma tehditleri falan bizi yeni niyetlere ayıktıran duş tesiri yapmıştı.

İlk kitabımın zar zor yayınlandığı günlerdi. Nasıl diyet yapmalı, köşeyi en kısa zamanda nasıl dönerim, olumlu düşün dünyayı cennet eyle v.b. başlığı taşıyan kitapların haricindekiler çoktan çaptan düşmüştü. Huxley bir an gelecek kitap okuyan kalmayacak darken kehanette bulunmamıştı aslında. Kitabım onca tanıdığımıza rağmen tektip medyanın aparatlarında reklama yatmadı. Yayınevi masrafını zor çıkardı ve ikinci bir kitap için isteksizleşti. Sandığımdan az etkilendim. Mahremiyetine sahip çıkmayanların dünyasında bunu konu edinen bir kitaba yaşam şansı yoktu.

Fakat şansım başka yönden yüzüme gülmüştü. Kocam Selim’le evde deli gibi okuyor, dalgaboyu tutan dostlarımızla sonu gelmez tartışmalar icra ediyorduk. Televizyon izlemeyen, interneti gramla kullanan, tektip medyanın yayınlarına karşı kulaklarına pamuk tıkayan kronik muhaliflerdik. Henüz çocuğumuz yoktu. İşten artırdığımız zamanı gönlümüzce terbiye etmekteydik. Harika günlermiş. Bir gün kocam araba kazasında ölüverdi. Diğer sürücünün hatası olduğu kanıtlandı. Yetmişini devirmiş emekli bir veterinerdi. Kazada o da öldüğünden ekstra bir ceza almadı.

İnsan çok sevdiği birini ansızın yitirdiğinde ne yaparsa ben de onları yaptım. Dayanamayacağımı ve ölmeyi düşündüğüm günler yaşadım. Sonra kendimi toparladım ve eski alışkanlıklarımla hayata tutunurken, yenilerini tedavüle sokma konusunda yavaş davranmaktaydım. Zaten o günlerde olan birşey hayatımı tümden altüst edecekti.

İlk değişimler sırasında bakarkör olduğumu sonradan anlayacaktım. Yığınla belirti vardı. Konduramıyordum. Küçük bir basım hatası ya da ışık kesintisi sandığım şey şiddetli bir grip öncesindeki masum bir boğaz gıcıklanmasıydı. Şüphenin suya batırılmış bir şamandıra gibi yükselmesi Kuşadası’nda gerçekleşti. Üç arkadaşımla bir haftalık stres boşaltması için gittiğimiz tatil kasabasının sadece merkezinde bile binin üzerinde gözetleyici kamera vardı. Buna rağmen o kadar çok fotoğraf çektirmekteydik ki, bazılarını basılı kağıt üzerinde görmeyi istememiz kadar normal bir şey yoktu. Kartlara ve cdye basılmış fotoğrafların tamamında biraz soluk çıkmıştım.

32 kartta da tek soluk çıkanın ben olduğumu kimsenin fark etmemesi bir diğer şoktu. Beynin içindeki resim değerlendirme merkezinde minik bir arıza diye değerlendirmek mümkün değildi. Çünkü herkesi gerçek boyutlarında ve kıvamında görmekteydim. Arıza benim suretime yönelikti. En yakın arkadaşım Meral fotoğraflara üçüncü kez bakmasını istediğimde, yüzümü ilk kez dikkatle süzerek, ‘İyi misin?’ diye sorunca mevcut durumun yaygarasını yapmamam gerektiğini kavradım.

Sabah çıktığımız yelkenli turundan midem rahatsızlandı bahanesiyle ilk ayak bastığımız kara parçasında gruptan ayrıldım. Bu arada çenemi tutarak meraktan gebermeme rağmen solan suretimden diğerlerine söz etmemeyi başarmıştım. Bir araçla şehir merkezine döndüm. Dijtal kameramı bir Alman turist çiftin eline tutuşturarak üç beş pozumu çekmelerini söyledim. Sonra hard diskin üzerine çevredeki insanların suretlerini dondurdum. Ardından ilk rasladığım fotoğrafçıda bütün malzemeyi kartın üstüne bastırdım. Gün ışığı karabasan gibiydi. Tek ben soluktum. Dondurma yiyen altı yaşlarında küçük bir çocuğa başını okşayarak yaklaştım ve bunlardan hangisi parlak, hangisi soluk diyerek iki fotoğraf kartı gösterdim. Çocuk hiç tereddütsüz parmağını benim bulunduğum yere dokundurunca delirmediğimi, çok başka bir sürecin içinde bulunduğumu anlayarak otelime gittim. Olanları anlatmak için anneme gitmek istemiştim fakat babamla birlikte New York’ta yaşayan teyzeme gitmişlerdi. Kronik migren cinsinden her zaman geçerli bir bahane pusulası yazdım ve bavulumu toplayarak sevgili metropolüme döndüm.

En sonuncu dijital fotoğraf albümüm ilk soluklaşma tarihini hemen anlatıverdi. 8 aylık bir mazisi vardı. Yetişkinlere kapalı bir değişimdi bu, ama değişimi üzerinde kimseye belli etmeden test yaptığım beş küçük çocuktan üçü de görebilmişti. Garip ve diriltici bir gerilim hali yaşamaktaydım. Bu neyin işaretiydi. Kocam sağ olsaydı keşke. Ama diğer yandan… Onun fotoğrafları soluk değildi. Belki de o da asla göremeyecek ve bana inanması mümkün olmayacaktı.

İrfan o ana kadar soluk fotoğraflardan söz eden ilk yetişkindi ve yüzündeki endişe ifadesi bir tusinami dalgası kadar vurucuydu. Meralle eski sevgiliydiler. Sık sık görüşmekte olduklarını biliyordum. İrfan fotoğraf işini arkadaşımdan duymuş olabilirdi.

*

Bir hafta sonra İrfan’ın tarif ettiği yere gittim. Camları yer yer kırılmış pencerelere raptiye ile tutturulmuş çimento poşetlerinin lime limeliğine bakılırsa bina bir hayli zamandır boş durmaktaydı. Bir müddet hiçbir şey yapmadan sokağın başında bekledim. Durduğum açı nedeniyle binadaki herhangi bir pencereden görülmem mümkündü. Fakat ne işaret eden oldu ne de yanıma gelen. On dakika sonra caddede kısa voltalar atmaya başlamıştım bile. Sonunda dayanamadım ve binaya girdim. Yerdeki bir kaç kırık ampul, eprimiş yeşil ördek başı renginde bir koltuk, ayaklarının birkaçı parçalanarak oraya buraya savrulmuş sandalye ve bol miktarda un çuvalı haricinde katlarda kayda değer bir şey yoktu. Hayal kırıklığım çok profesyonelce aldatılmış olduğum düşüncesiyle sarmaş dolaştı.

Eve geldiğimde düşünmeye başladım. İrfan birden dev bir süpriz pastadan çıkmış olamazdı. Evden çıkışımı bekleyerek takip etmişti. O gün endişe soluyan gözlerinde beni koruyup kollamak en azından bir şeylere karşı uyarmak isteğini görmüştüm. Ellerim belimde odanın ortasında dikilerek düşüncelerime alternatifler yarıştırıyordum. Başına bir şey geldi düşüncesi beynimde bir balon gibi patlamıştı ki, birden kapının ziliyle yerimden zıpladım. İşte gelmişlerdi. Beni bulup, kapıma dayanmışlardı. Ne vardı o Allahın belası fotoğraflarda. O binaya girdiğimi de görmüşlerdi mutlaka. Parmaklarımın ucunda yürüyerek kapıya yaklaştım ve delikten gözetledim. Kapıcıydı. İrfan’a sayıp sövmek geldi birden içimden. Kapıcı selam vererek binanın dış cephe boyasıyla ilgili ödemeyi hatırlattı. Parasını büyük bir memnuniyetle ödeyip bir miktar da bahşiş verdim.

Bir dakika kadar sonra internet kanalıyla izlediğim haberlerde İrfan’ın fotoğrafıyla karşılaştım. Saçları kısaydı, traş olmuştu ve üstünde o çok sıklıkla giydiği mor gömleği vardı. Birkaç sene öncesinin fotoğrafı olmalıydı. Haberi okuduğumda soluğum tıkandı adeta. İrfan Kanatlı (32) adlı tanınmış radyocu dün akşam iki sokak serserisi tarafından öldürüldü yazmaktaydı. Olan olmuştu. Sokak serserisi mavaldı. Onların işiydi bu, takip edenlerin. Mahsus böyle şık görünümlü bir fotoğrafını basmışlardı ki, şehirli adama uyuşturucu kullanan haytaların saldırıldığı süsü verilsin. Ellerim titrer bir vaziyette İrfan’ın verdiği adresi alarak cüzdanıma koydum, cüzdanımı da sırt çantama. Solan suretim pis kokular salmaktaydı. Hazırlanıp çıkıyordum ki, kapının zili yine zırıldamaya başladı. Kapıcı başka bir ödemeyi hatırlatmaya gelmiş olmalıydı. Belki ben kendimi fotoğraf avcılığına kaptırmış giderken yan komşum Berna çoktan doğum yapmıştı bile. Altın parası toplanacaktı mesela. Öyle birşey olmalıydı.

Geliyorum diyerek kapıyı açtım. Kapının takılı kalan zinciri gerildi ve şak diye bir ses çıkardı. Zinciri takan ben değilmişim gibi aval aval bakakalmıştım. Kapının ardındaki kısa saçlı, takım elbiseli, ciddi yüzlü tipler sadece yüzümü görebilmekteydiler.

“Cansel hanım. Asal Güvenlik’teniz. Biraz konuşmamız mümkün mü?”

Adamların seslerindeki tonda üzerime yönelik aşırı bir tehdit sezmemekteydim.   Bu arada sarışın soluk benizli tip polis kimliğini çıkarıp bana uzattı. Erol Binacı’ydı adı.

“Arkadaşınız İrfan Kanatlı’yla ilgili. Belki biliyorsunuz, öldürüldü.’’

Adamlar gerçekten polisti. Ama haberler sokak serserilerinin katil olduğunu belirttiğine göre bu neyin soruşturmasıydı. Birden İrfan’ın sözleri beynimde patladı. Bu gelenlerden uzak durmamı söylemekteydi. Onları orda biraz daha bekletecek bir bahaneye ihtiyacım vardı. Altıma bişi giymem gerekli diyerek kapıyı örtmeye niyetlendim ki, önde olanı kıllandı ve hemen atılarak tüm gücüyle kapıya abanmaya başladı. Ben de tersi yönden itmekteydim. Zincir sayesinde kapıyı içerden örtmeyi başarabildim. Kapatır kapanmaz, yumruk ve tekmeler yağmaya başladı. Sırt çantamı kaparak, pencereye yöneldim. İkinci katta oturduğum için memnundum şimdi. Bahçedeki ağaca atladığımda kapı büyük bir gürültüyla kırıldı. Ensemde soğuk parmaklarını gezdiren ölüm korkusu aşağıya atlama tereddütümü parçalamıştı. Allahtan idmanlıydım. Hemen kalkarak ardıma bakmadan koşmaya başladım. Durmadan koştum, kalabalık sokaklardan geçerek ve insanların arasına karışarak. Yeterince  uzaklaştığıma emin olunca bir dükkâna girip donlara çoraplara bakıyor gibi yaparak vitrinden soluk soluğa etrafı süzdüm. Yoklardı. Her yerdeki sofistike kameralara rağmen hızım ve yaptığım zigzaglar sayesinde yakayı ele vermemiştim.

*

Bu zamanda özellikle büyük şehirlerde fotoğrafçı mı kaldı diye düşünülebilir. Ama turistlerin epey tabanlarını eskittikleri bu hanın yedinci katında bir tane var. Beyazın üzerine soluk maviyle yazılmış Solmaz’ı kolaylıkla okuyorum. ‘Fotoğrafcısı’ tamlananı ise hak getireydi. Vitrinde eski ve ağır demir ütüler, ayaklı dikiş ve eski ahşap körüklü fotoğraf makineleri, aşınmış ve yazıları seçilemez hale gelmiş bir çok madeni parayla burayı antikacı dükkânı filan sanabilirsiniz. Ama elimdeki adres fotoğrafçı olduğunu söylüyordu. Kapıyı yavaşca aralayıp içeri girdim. Girişte yaygarayı basan Çin pazarı malı çan sesi ödümü patlattı. Zaten her an paniğe kapılıp tabanları yağlamaya ya da aşırı stresten düşüp bayılmaya hazırdım.

“Neye bakmıştınız?”

Tezgahtaki kız yanı başımda belirmişti. Yirmi ortalarında, esmer, balık etinde bir kızdı. Kendisine ne kadar güvenebileceğimi bilmiyordum, fakat başka çıkış yolum da yoktu. Adresi İrfan’dan aldığımı söyleyip, fotoğraflardan bahsettiğimde, dönüp kapıyı kilitledi ve kapalıyız levhasını çevirdi. Apar topar uzun holü geçerek bordo perdelerin kapı vazifesi gördüğü karanlık bir odaya girdik. Eski eşyaların arasından ilerlemenin rahatlatıcı etkisine rağmen, sinirlerim o kadar gerilmişti ki, gösterdiği koltuğa adeta yığılıverdim. Kapıyı kilitlemiş olduğu için kendimi bir nebze daha güvende hissetmekteydim.

“Sizi takip etmiş olabilirler mi?”

“Hiç sanmıyorum. Yıllarca spor yapmışlığım var. Cehennemden kaçar gibi kaçtım.”

Kızın gülümsemesi tam çözümleyemediğim bir yan anlama sahipti. İçeri giderek bir bardak su getirdi.

“Burasını bilmiyorlar. Adım Elvan. Müteveffa arkadaşınız sizden söz ettiydi. Yazık oldu.”

Sorular beynimde raks edip durmaktaydı ve herbiri diğerinden daha bir önemliymiş gibi birbirlerinin sırasını kapmaya bakıyordu. Bunu anlamış olacak ki, “Koray bey şimdi gelecek, istediğin her şeyi anlatır” diyerek arka odalardan birine gitti.

Koray bey 34, 35 yaşlarında, atletik görünümlü yakışıklı bir tipti. Bir tabure çekip karşıma oturduğunda sıyrılan ceketinden belinde taşıdığı tabancayı gördüm. Sonra ceketi çıkarıp, kolunun altında katladı. Sıcak yaz gününde bu ceket o tabancaya kılıftan başka birşey olamazdı.

“Canınızı zor kurtarmışsız” diyerek sözüne başladı. “Yazık İrfan sizin kadar şanslı değildi. Süreci tamamlamaya zamanı olmadı. Eşinizin arkadaşıymış. Sizi uyarmak için…”

İçim burkuldu birden. Yaptığımız o uzun, gece sohbetlerindeki samimi çoşkusunu ve çocuksu iyimserliğini hatırlamıştım. Gittikçe daha güzel ve uzaklaşan anılar katarı gibi anımsıyordum o günleri.

“Cansel hanım, siz okuyup araştıran bir insansınız. Fotoğrafları bozmanız boşuna değildi. Şirketler uzun zamandır yeni çağ kameraları üzerinde çalışmaktalar. Bina giriş, çıkış ve halka açık alanlar yetmedi evlerin içine kadar süzüldüler.”

Adam anlamadığım bir nokta var mı diye yüzümü sık sık taramaktaydı.

“Bu şirketlerden birkaçı uzun zamandır duygu ve niyet yakalama hünerini edinmiş kameralar üzerinde çalışıyordu. Fakat kameraların donanımı amaçlarına erişmek için gerekli teknik bilgiye sahip değildi. Ve sistemin yanında yer alan bilimadamları yeni birşey düşündüler. İnsanların metabolizmalarında yaratacakları bir değişimle yeni dönem kameralarına ruhumuz çırılçıplak teslim edilecekti. Birkaç sene önce gıda sektörünün gündemde magazin haberleri kadar yer etmesi boşuna değildi yani. Genleriyle oynadıkları yeni ürünler haricindeki gıdaların içeri girişi yasaklandı. Üç, dört senedir bağırsaklarımız sadece bu ürünleri enzimlemekte.

“GDO’lardan mı söz ediyorsunuz? Ben onların sadece alerjik tepkimelere yol açtığını sanıyordum.”

“Adı önemli değil aslında. GDO ya da yeni deyişle GOD. Genetikle Oynayan Densizler. Soyundukları iş mutlak yönetme ve mutlak kontrol. GDO’lar başka niyetlerin tezahürüydü. Belki de bu yeni fikrin realize edilmesinin ilk adımıydı. Her neyse, bu genleriyle oynanmış yeni ürünlerle auramız izlenebilir hale getirildi. Yani kirişlerden çevik bir kedi gibi gizli gizli süzülerek duygu odalaramıza girdiler. Her şey cemaat ve cemiyetlerin ve karşı takım olarak ifadelendirdikleri herkesi görüşlere açmak içindi. Bazılarımız işlerine çomak sokana kadar tabii.”

Anlattıklarını takip edebiliyordum, fakat tüm bunların fotoğraflarla bağıntısı ne olabilirdi?

“Aradıkları fotoğraflar değil haliyle. Fotoğrafları bozanların kendileri. Fotoğraflar bizi ayıktırmak için kozmozun bir jokeriydi belki. Birbirimizi bulmamız için oltadaki yem vazifesi gördüler. Hepimiz o gıdalarla beslendik ve gözlendik de. Fakat bazılarımızın vücudu bu besinlere karşı antikor üretti ve onların güvenlik dediği mutlak kontrol ağından sıyılmayı başardık.

“Yani vücutlarımızı mı istiyorlar? Ya da vücudumuzda tepkimeye yol açan o şeyi bulmak?”

“Tam üstüme bastınız. Gelin göstereyim.”

Arkamızda duran genişce masanın üstündeki kırmızı örtüyü sıyırdı ve güvenlik kameralarının görüntülerini kaydeden aparatlara bakmamı söyledi. 3 kameradan ikisi ön ve arka girişi güvenliklemekteydi. Sonuncu ekrana dikkat etmemi söylerek içinde bulunduğumuz odadaki kameranın önüne geçti. Hayretten ağzım bir karış açık kalmıştı. Ekran hiçbir şey göstermemekteydi. Şimdi sen geç kameranın karşısına dediğinde denileni rüyada gibi otomatik olarak yerine getirdim. Cihazı yanıma getirdiğinde ikinci bir şok dalgasıyla sarsıldım. Şeffaf hortlak geri gelmişti. Fotoğraflardaki solukluğun kat kat ötesinde, neredeyse görünmez durumdaydım.

“Vücudunuz tekamülünü tamamlamak üzere. Buraya gelebilmenizi sandığınız gibi çevikliğinize değil, şeffaflığınıza borçlusunuz. Yakında ben ve Elvan gibi sürecinizi tamamlayıp kameralara tamamen görünmez hale geleceksiniz. Biz bir şekilde sisteme karşı antitez üreten endemik kişileriz. Yaklaşık 27 kişi var. Bütün dünyadaki şeffafların sayısı hakkında bir bilgim yok ama fotoğraflarını görerek ortalığı ayağa kaldıranlar keklik gibi birer birer avlanıyor. İşte hepimizin burda olma sebebi bu. Örgütlendik. Kurnazca mücadele edeceğiz. Solukların sayısı giderek artacak. Engelllemek için uğraşmaları başarı sağlamayacak. Maddenin yapısı böyle. Biliyorum hiç hoş bir duygu değil ama Cansel hanım, artık o sıradan yaşamınıza devam edemeyeceksiniz. Evinizi, eşyalarınızı ve alışıldık düzeninizi az önce son kez gördünüz.”

Başımı tevekkülle salladım ve kendimi tutamayarak derin bir iç geçirdim. Hayatı birdenbire doksan derece farklı bir yöne çevrilen herkes gibi heyecanlı ve sayısız soru işaretleriyle yüklüydüm.

Koray bey düşüncelerimi okuyormuş gibi cesaret verircesine gülümsedi ve “Bir kahve içer misiniz?” diye sordu.

“Vallaha ne desem ki Koray bey.” dedim.

Adam gülümsemeye devam ederek diktafona eğildi ve “Elvan hanım iki kahve lütfen. Sütsüz.” dedi ve yüzüme baktı. “Süt ürünleri şeffaflaşma sürecini yavaşlatıyor da. Umarım bu sizin için sorun olmayacaktır.”

Buraya geldiğimden beri ilk kez içten gülümsedim. Sorunlar arasında böyle uçurumlu farkların olması bize evrenin bir şakası olmalıydı.

Hollanda 2008

                      —————————-

Not: Bu öyküm Gölge e-dergi’nin 15. sayısında yer almıştır. İllüstrasyon A. Gökhan Gültekin’e aittir.

 

 

Öykü kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum bırakın